YanilSinema

28 Şubat 2010 Pazar

Children of Men (2006)

TARİHİN SONU’NDA MEDENİYETLER ÇATIŞMASI[1]
Slavoj Zizek

Bir Hollywood hikayesinde zengin tarihsel arkaplan, sadece filmin “gerçek konusu” hakkında bir mazeret gibidir; kahramanın ya da bir çiftin yolculuğunu başlatan bir sebep gibi. Kızıllar’da, Ekim Devrimi aşıkların tutkulu bir cinsel eylemle yeniden birleşmeleri için bir arkaplandır; Derin Darbe’de, Birleşik Devletler’in doğu yakasını sele boğan eden devasa dalgalar babanın kızıyla ensest kabilinde biraraya gelişi için bir arkaplandır; Dünyalar Savaşı’nda, uzaylı istilası Tom Cruise’ın babalık rolünü yeniden inşa etmesi için arkaplandır...fakat Alfonso Cuaron’un “Children of Men”inde, arkaplanın kendini ısrarla dayattığı filmde, bu böyle değildir.

Tipik bir Hollywood bilim-kurgusunda, gelecekteki dünya şu ana dek adı duyulmamış nesneler ve buluşlarla dolu olabilir; fakat bir yandan cyborg’lar bile tıpkı bizim gibi davranırlar – ya da, daha doğrusu eski Hollywood melodramları ve aksiyon filmlerinde bu böyleydi. Children of Men’de ise, yeni bir icat görmeyiz; Londra aynı şimdiki gibidir, hatta çok fazla aynıdır. – Cuaron sadece onun o gizli şiirsel ve toplumsal potansiyelini açığa sermiştir: çöplüğe dönen banliyölerin griliği ve çürümüşlüğü; kameralarla gözetimin her yerde mevcut olması...Film bize, hayal edebileceğimiz bütün ilginç şeylerin içinde en garip olanının tam da gerçekliğin ta kendisini olduğunu hatırlatır. Hegel uzun zaman önce, bir insanın portresinin, kendisini kendisinden daha çok andırdığını not düşmüştü. The Children of Men ise bugünümüzün bir bilim-kurgusu.

Yıl 2027, ve insan ırkı kısırlaşmıştır – yeryüzünün en genç sakini, ki kendisi 18 yıl önce doğmuştur, Buenos Aires’te öldürülür. Birleşik Krallık’ta sürekli bir olağanüstü hal durumu hüküm sürmektedir, terörle mücadele ekipleri kaçak göçmenleri kovalamakta ve avlamakta, devlet iktidarı ise gittikçe küçülen nüfusun steril bir hedonizm içinde ot misali boy atmasını idare etmektedir. Bu iki belirleyici nitelik – hazcı serbestilik artı toplumsal apartheid[2]ın ve kaynağını korkudan alan kontrol biçimlerinin yeni türleri – bugünkü toplumlarımıza da ait olan özellikler değil mi? Burada Cuaron’un dehasının başarısını görürüz – röportajlarından birinde de ortaya koyduğu üzere : “Geleceğe ait birçok hikayede “Büyük Birader” tarzında bir şey yer alır fakat bana öyle geliyor ki bu, tiranlığın 20. yüzyıldaki görünümüdür esasen. Şu anda hüküm sürmekte olan tahakküm ise kendisini gizlemenin yeni yollarını bulmuştur – 21. yüzyıldaki tiranlığın adı “demokrasi” olmuştur.” Bu, Cuaron’un dünyasındaki yönetenlerin neden gri ve üniformalı, Orwellvari anlamda “totaliter” bürokratlar değil de aydınlanmış, demokratik, her birinin kendine özgü “yaşam tarz”larının olduğu, kültürlü idareciler olduğunu açıklar. Filmin kahramanı, şu an üst düzey bir hükümet görevlisi olan eski bir arkadaşını, bir mülteci için özel izin çıkartmak amacıyla ziyaret ettiğinde, Manhattanvari, üst-sınıf bir gay çifte ait bir çatıkatına gireriz; masada kötürüm partneriyle birlikte oturan arkadaşı, resmi olmayan elbiselerledir.

Children of Men’in biyolojik bir problem olarak kısırlığı konu alan bir film olmadığı apaçık ortadadır. Cuaron’un filminde geçen kısırlığın teşhisi aslında çok uzun zaman önce Friedrich Nietzsche tarafından, Batı medeniyetinin “Son İnsan”a giden yolda ilerlediğinin farkına varmasıyla konmuştur. Hayal kurmaktan aciz, hayattan sıkılmış, risk almayan, sadece rahatının ve güvenliğinin peşinde koşan, ötekiye tolerans göstermekten imtina etmeyen, hiçbir büyük tutku ya da bağlılığı olmayan amaçsız bir canlı varlık: “Az biraz daha zehir şimdi, ve sonra gene, tatlı rüyalara kavuşmaları için bunlar; ve en sonunda keyifli bir ölüm için çok daha fazlası. Gündüzleri çok küçük mutluluklara sahiptirler, geceleri de böyle; fakat sağlıklı bir hayatı müthiş önemserler. ‘Mutluluğu keşfettik’ diye haykırır Son İnsan’lar, ve göz kırparlar.

Son İnsan, gündüz düşlerinin bölünmesinden rahatsız olur – “Taciz” kavramının onun ussal dünyasında bu kadar önemli bir kelime olması da bu nedenledir. En basit anlamda terim; tecavüz, dayak ve bunun gibi kesinlikle kıyasıya suçlanması gereken, diğer toplumsal şiddet vakalarına işaret eder. Fakat hakim kullanım itibariyle, kelimenin bu temel anlamının, çok da gözle görülmeyecek bir şekilde; arzuları, korkuları ve mutlulukları nedeniyle başka bir insana “haddinden fazla” yakın olma durumunun da kınanması anlamına kaydığını görürüz. Bu iki konu, günümüzün ötekine olan liberal hoşgörü duruşunu da belirleyici konumdadır: başkalarına saygı duyma, onlara açık olma, ve rahatsız edilmekten duyulan saplantılı korku. Öteki’nin varlığı, izinsiz ve davetsizce kendini buyur etmedikçe, öteki gerçekten öteki olmadıkça SORUN YOK’tur. Hoşgörü tam da karşıtıyla örtüşür; benim başkasına karşı etkili bir şekilde hoşgörülü olma sorumluluğum demek; ona çok yakın olmamam gerektiği, davetsiz olarak kişisel alanına girmemem gerektiği – kısacası, onun benim ona olan yakın tavırlarıma hoşgörüsüzlüğüne saygı duymam gerektiği anlamına gelir. Bu, toplumumuzdaki gittikçe artan ve artan temel “insan hakkı” olagelmiştir: rahatsız edilmeme hakkı, yani başkalarından uzakta güvenli bir mesafede bulunma hakkı.

Birçok Batı toplumunda mahkemeler, bir insan bir başkasını kendisini rahatsız ettiği gerekçesiyle (takip etmiş ya da hoşgörülemez şekilde cinsel yaklaşımda bulunmuş olabilir) dava ettiğinde, kişiye men kararı çıkartırlar. Tacizcinin mağdura bilerek ya da isteyerek yaklaşması yasaklanır, 100 yard’dan daha uzakta bir mesafede olması gerekir. Bu önlem kuşkusuz gereklidir; yine de bunun yanında başkasının isteklerinin travmatik gerçekliğine karşı savunma içerdiği gerçeği de vardır: Başka birine olan tutkunu açıkça ortaya koymanın kendisinin zaten çok kötü şekilde şiddet içerdiği ortada değil midir? Tutkunun kendisi tanımı itibariyle yöneldiği objeye zarar verir, ve yöneldiği kişi bu pozisyonu memnuniyetle karşılamış olsa bile, bir anlık şaşkınlıktan ya da heyecandan kendini kurtaramaz.

Aynı durum, gittikçe kapsamı genişleyen sigara yasağında da sözkonusudur. İlk başta, tüm kapalı alanlarda “sigara serbestisi” varken, sonrasında uçuşlarda, daha sonra restaurantlarda, sonra havaalanlarında, sonra barlarda, özel kulüplerde, bazı kampüslerde, bina girişlerinden itibaren 50 yard mesafede sigara içmek yasaklandı, daha sonra ise Birleşik Devletler Posta Servisi’nin, ünlü blues gitaristi Robert Johnson ve Jackson Pollock foto portrelerinin olduğu pullardan sigarayı çıkarması ise pedagojik anlamda kendine özgü bir sansür olarak yerini aldı – ki bu uygulama bize ünlü bir Stalinist pratik olan nomenklatura[3] fotoğraflarının rötuş edilmesini hatırlattı. Bu tür yasaklamalar, öteki’nin “saygısızca” bir sigara yakması ve arsızca bir zevkle içine çekmesi şeklinde (bu işi içine çekmeden yapan, ya da gerçek bir penetrasyon olmadan seks yapan, ya da yağ içermeyen yiyeceklere sahip Clinton’cu yuppiler’in tersine) somutlaşan, aşırıya kaçan ve risk taşıyan zevklerini hedef alır– Aslında, Jacques Lacan’ın da ortaya koyduğu gibi, “Tanrı öldükten sonra, artık hiçbir şey için müsaade yoktu.

Günümüz marketlerinde habis, kötü huylarından arındırılmış pek çok ürün görebiliriz: kafeinsiz kahve, yağsız krema, alkolsüz bira... Ve liste böyle uzayıp gider. Peki ya, seks olmadan sekse, zahiri sekse ne dersiniz; ya da Colin Powell’ın kayıp vermeden savaş (bizim tarafın, tabii ki) doktrininden, politikanın günümüzde siyasetsiz, uzmanca yönetme sanatı olarak yeniden tanımlanışından, çokkültürlülüğün Öteki’nin öteki olma niteliklerinden yoksun bırakılan bir tecrübe olarak tanımlandığı günümüzün hoşgörülü liberal tanımına ne demeliyiz? (idealize edilmiş Öteki, büyüleyici danslar sergiler ve gerçekliğe dair kulağa ekolojik anlamda bütünselci gelen bir yaklaşıma sahip iken; karısını dövmesi ya da aileiçi tecavüz vakaları gibi yönler nedense hep gözden kaçar.)

Biz, Eski Dünya ülkelerinden olanlar, bir insanın uğruna hayatını feda etmek için hazır olduğu kamusal ya da evrensel bir Dava olabileceğini kafamızda canlandırmakta gittikçe daha da zorlanıyoruz. Bu Eski Dünya ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki çatlak; maddi ve kültürel refahla dolu tatmin edici bir hayatı kovalama ile kişinin hayatını aşkın bir Gaye’ye adaması arasındaki karşıtlığın gittikçe daha da fazla keskinleşmesiyle büyümeye devam eder. Bu uzlaşmaz karşıtlık, Nietzsche’nin “pasif” ve “aktif” nihilizm olarak tanımladığı şeyler arasında da yok mudur? Biz Batıdakiler, gündelik aptalca keyiflere dalmış, Son İnsanlar’ız, diğer yandan Müslüman Radikaller ise kendi öz-yıkımlarını da getirecek olan nihilist bir mücadeleye girişerek herşeyi tehlikeye atmaya hazır haldeler. Children of Men filminde, garip bir tür özgürlüğün hakim olduğu tek yerin, her yere yayılan bu boğucu baskının olmadığı, bir nevi kurtarılmış bölge olan Blackpool olması şaşırtıcı değildir; bütün şehir tek bir duvarla izole edilmiş ve yerleşimcileri, kaçak göçmenler tarafından işletilen bir mülteci kampına dönmüştür, ve filmin sonunda da, hava kuvvetleri tarafından insafsızca bombalanmıştır. Yaşam, burada İslami fundamentalist askeri gösterilerle, ama aynı zamanda sahici, güvenilir bir dayanışmayla muvaffak olmuştur – yenidoğan çocuğun burada görünmesi o yüzden hiç garip değildir.

2004 yılında yanılmıyorsam, NBC’de Guantanamo esirlerinin kaderinin ne olacağı ile ilgili bir tartışmada, statülerinin etno-yasal geçerliliği konusunda en ilginç argümanlardan birisi şuydu: “onlar, bombalar tarafından ıskalananlardı”: Birleşik Devletler bombalamalarının hedefi olduklarından ve ezkaza hayatta kaldıklarından, ve gene bu bombalama eylemi de meşru bir askeri operasyon olduğundan dolayı, çatışmadan sonra esir oldukları zaman kimsenin onların kaderini kınamaya hakkı yoktur. İçinde bulundukları şartlar ne olursa olsun, daha iyidir bu, daha az acı verir; ölü olmalarındansa...Bu akıl yürütme şekli bize niyetlediğinden de çok şey söyler: esirleri kelimenin gerçek anlamında, zaten bir şekilde ölmüş olan, yaşayan ölü pozisyonuna koyar. (yaşama hakları, ölüm saçan bombalamaların meşru hedefleri olarak ellerinden alınır); bu yüzden Giorgio Agamben’in deyimiyle “homo sacer”, yani kanunların gözünde yaşamı artık bir şey ifade etmediğinden, ceza almadan öldürülebilecek kişilerdir onlar. Ve eğer Guantanamo tutsakları, “iki ölüm arasındaki” zeminde konumlandırılıyorlarsa, yani bir yandan yasal olarak ölü (tutarlı bir yasal statüden yoksun) yani homo sacer konumunda bulunup, bir yandan biyolojik olarak hala hayattalarsa, o zaman Mart 2005’te hayalgücümüzü tutsak eden Terri Schiavo olayı bunun tam tersini sunar bize. 1990’da bir beslenme bozukluğu tarafından neden olduğuna inanılan kimyasal bir dengesizlik sonucu kalbi duran kadın, beyin travmasına maruz kalmıştı; mahkemenin atadığı doktorlar ise, iyileşme umudunun olmadığı kalıcı bitkisel hayatta olduğunu iddia ettiler. Kocası, eşinin huzur içinde ölmesi için beslenme tüpünün çekilmesini istemişti, ailesi ise daha iyi olabileceğini, ve yiyecek ve su temininin kesilmemesi gerektiğine inanıyorlardı. Olay, Anayasa Mahkemesi ve Başkanın da müdahil olması, Kongre’nin hızlı bir önergeyi yürürlüğe sokması ile Amerikan Hükümeti ve yargı organlarının tepe bürokrasilerine ulaşmış oldu. Durumun absürdlüğü, aslında daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, soluk kesici; dünyadan on milyonlarca insan AIDS’ten, açlıktan ölürken, Amerika’daki kamuoyu artık kurumuş, tüm insani yetkinliklerden yoksun bir hayatın akışını sürdürebilme, uzatabilme gibi tekil bir derde odaklanmış durumda. Bunlar, günümüzde kendimizi ortasında bulduğumuz insan hakları mefhumuna dair iki uç örnek: bir tarafta “bombalar tarafından ıskalananlar” (zihinsel ve fiziksel olarak noksansız, ama haklardan mahrum insanlar), diğer tarafta ise bitkisel hayata indirgenmiş tek bir insan, fakat bu kuru hayat tüm devlet aygıtı tarafından koruma altına alınmış.

Peki bizim sorunumuz, yanlış giden şey neydi? Marquise de Sade’nin dikkatli bir okuyucusu Sade’ın; tinsel aşkınlıktan yoksun, sınırlandırılmamış cinselliğin, cinselliği sahici bir duygusal tutkudan yoksun mekanik bir egzersize dönüştürdüğü iddiasında yer alan paradoksun farkına varmaması imkansızdır. Ve bu tersyüz olma durumu, bariz bir biçimde bugünün Son İnsanı’nın da farkedilebilir açmazı değil midir? Bütün “yüce” amaçları reddeden ve hayatlarını daha ve daha fazla rafine edilmiş, yapay olarak tatlandırılmış zevklerle donatılan bir varoluşa adayan “postmodern” bireyler..Eğer önceki hiyerarşik toplumlar, hayat dolu canlılıkları, kendi katı ideolojik sistemleri ve kendilerine bolca olanak tanıyan devlet aygıtları sayesinde bastırdılarsa, şimdinin toplumları da aşırı hoşgörülü hedonizm sayesinde canlılıklarını yitiriyorlar: herşey serbest; fakat kafeinsiz, özünden mahrum bırakılmış bir şekilde.

Aynı şey demokrasimiz için de geçerli: gittikçe daha fazla kafeinsizleşen, özünü, siyasal eşiğini yitiren bir demokrasimiz var. Yüzyıl önce, G.K. Chesterton şöyle not düşmüştü: “Özgürlük ve insanlık için Kilise’ye karşı savaş açanlar, Kilise’ye karşı savaşarak aslında özgürlük ve insanlığı bir kenara atmışlardı sona vardıklarında.” Bugün herhangi bir insanın, konuyla ekleyeceği ilk şey, aynı şeyin din savunucuları için de geçerli olduğunu söylemek olacaktır: acaba ne kadar fanatik din savunucusu şiddetli bir biçimde günümüzün seküler kültürüne saldırdı ve dinden vazgeçmekle (bir anlam ifade eden her tür dini pratiği kaybetmekle) sonuçlandı bu.Ve buna tam anlamıyla eşit olmasa da, liberal savaşçılar da anti-demokratik karakterdeki fundamentalizmle savaşmaya o kadar hevesliler ki, terörle savaşıyoruz diye sonunda özgürlük ve demokrasinin harcanıp gitmesine sebep olmayacaklar mı? Hristiyan olmayan fundamentalizmlerin özgürlük için en büyük tehdit olduğunu kanıtlamak için öylesine bir tutkuya sahipler ki, sözde Hristiyan toplumlarımızda kendi özgürlüklerimizi kendimiz kısıtlamamamız gerektiği gibi bir konuma çekilmemizi bekliyor haldeler. Eğer teröristler, “öteki”ne duydukları sevgi nedeniyle bu dünyayı berbat etmeye hazırsa, bizim terörle savaşanlarımız da nefret edilen özne Müslüman ötekiyi bertaraf etmek için kendi demokratik dünyalarını yıkıma uğratmaya hazırlar. Jonathan Alter, Alan Derschowitz, ve Sam Harris insan onurunu o kadar seviyorlar ki onu koruyabilmek adına; işkenceyi, insan haysiyetini ayaklar altına almanın en uç noktası işkenceyi meşru kılmaya hazır bir vaziyetteler.

Bugünün hakim siyaset biçimi, potansiyel bir kurbanlık ya da rahatsız edilmeye karşı korunmayı esas alan korku siyasetidir; göçmenlerden duyulan korku, suçtan duyulan korku, tanrısızlıktan, cinsel ahlaksızlıktan duyulan korku, devletin aşırılığından duyulan korku (ve tabii aşırı vergilerden), ekolojik felaketlerden duyulan korku, tacizden duyulan korku (ki bu, Siyaseten Doğruculuğun neden korku siyasetinin örnek liberal biçimi olduğunu gösterir). Böylesi bir siyaset, korkmuş insanların biraraya gelmiş halinin korkutuculuğuna dayanır. 2006’nın başlarında Avrupa’daki en büyük hadise göçmen karşıtı politikaların anaakım siyasetin sularına girmiş olmasıydı: bunlar kendileriyle aşırı sağ uçtaki partileri birbirine bağlayan göbek bağını en nihayetinde kesmiş oldular. Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Hollanda’ya, kişinin kültürel ve tarihsel kimliğinde kendini bulan gururun yeni heyecanıyla anaakım partiler, şunu vurgulamanın artık kabul edilebilir bir şey olduğuna inanıyorlar; göçmenler ülkemizde misafirdirler ve evsahibi toplumu tanımlayan kültürel değerlere uyum sağlamaları gerekir – yani, “burası bizim ülkemiz, ya seviniz ya da terk ediniz”.

Bu, neden Huntington’un “medeniyetler çatışması”nı çağımızın vebası olarak adlandırdığını gösterir – Samuel Huntington’un da ortaya koyduğu gibi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, “ideolojinin demir perdesi” yerini “kültürün kadife perdesi”ne bırakmıştır. Bu karanlık tasavvur, Francis Fukuyama’ın, “dünya çapında bir liberal demokrasi” başlıklı aldatıcı bir kisveye bürünmüş aydınlık umudu Tarihin Sonu görüşüne taban tabana zıt görünebilir, belki de öyledir, ama aslında “medeniyetler çatışması” “tarihin sonu”DUR. Alıntılayacak olursak, etnik ve dinsel çatışmalar, küresel kapitalizme tam olarak uyan mücadele biçimleridir. Siyaset-üstü çağımızda, “yürürlükteki bir siyaset, yerini uzman toplumsal idareciliğe bıraktığında, geriye kalan tek meşru çatışma kaynağı kültürel (etnik, dinsel) gerilimlerdir.

Bu nedenle, Başkan Bush[4]’un Freud konusunda yoğunlaştığını ima eden unutulmaz ifadesiyle, Children of Men’i hafife almayın – Cuaron’un bu son filmi, çıkmaz sokağımızı tam kalbinden hedefliyor

Dip Not:
1 Francis Fukuyama’nın ve Samuel Huntington’un tanınmış eserlerine gönderme yapılmıştır.
2 Apartheid rejimi: Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1994 yılına kadar yürürlükte olan ve beyaz olmayan ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika
3 Nomenklatura: Sovyetler’de komünist partinin üst düzey kadroları ve politbüro üyeleri için kullanılan terim
4 Yazı 2007 yılında kaleme alındı, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’tu.

tanerol

Filmin IMDb linki

Yukarıdaki metnin orijinali

Etiketler: , , ,

27 Şubat 2010 Cumartesi

The King Of Comedy (1982)


Merhaba,

Doğrudan bir film yazısıyla başlamak istedik, açılış ya da giriş konuşması yapmadan; daha pratik geldi bize. Ayrıca, daha fazla beklemeden olaya bacadan girelim dedik, üşengeçliğe ya da tembelliğe mahal vermeyelim diye. “The King of Comedy” ile başlamamızın özel bir sebebi yok. Belki kendi adıma biraz zorlama da olsa şöyle bir sebep bulabilirim: Martin Scorsese – Robert De Niro işbirliğinden, daha doğrusu güçbirliğinden doğan eserlerin içinde izlemediğim bir tek bu film kalmıştı. Hernekadar bir çok kez niyetlenmiş olsam da, kısmet bugüneymiş diyip, onu da dün aradan çıkarmış oldum.

1982 yapımı bir kara mizah örneği olan “The King of Comedy”, Martin Scorsese’in başrolünde Robert De Niro’nun bir boksörü canlandırdığı Raging Bull (1980) adlı filminden sonra geliyor. Scorsese, bu filmden sonra Nikos Kazancakis’in Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” olarak çevrilen The Last Temptation of Christ adlı romanını sinemaya uyarlamak istemiş ve Hz. İsa rolünde kafasındaki isim tabii ki Robert De Niro’ymuş. Robert De Niro ise, artık konunun ve rolün yükünün ağırlığı sebebiyle mi, yoksa başka bir sebepten midir bilinmez teklifi geri çeviriyor ve bir komedi filminde yer almak istediğini belirtiyor. (Daha sonra 1988 yılında çekilecek olan filmde, rolü Willem Dafoe üstlenmiştir.)

Hakikaten de the King of Comedy, ikilinin daha önce Mean Streets (1973) ile başlayan ve Taxi Driver (1976), New York New York (1977), Raging Bull ile devam eden filmlerinden bambaşka bir atmosfere ve konuya sahip. De Niro’nun senaryo haklarını kendisi de aslında bir sinema eleştirmeni olan Paul D. Zimmermann’dan aldığı film, ünlü bir komedyen olmayı kafasına koymuş olan Rupert Pupkin’in, kendisine idol olarak aldığı, oldukça başarılı bir komedyen ve talk şov programı sunucusu olan Jerry Langford’u (Jerry Lewis), kendisini keşfetmesi ve “hakettiği yere varması” için yardımcı olması maksadıyla ikna etmeye çalışması ve bundan kesinlikle yılmaması üzerine kurulu. Jerry Langford ve program ekibi tarafından sürekli olarak “nazik bir dille” geri çevirilen Rupert, işi Langford’un malikanesine davetsiz ve izinsiz bir şekilde girmeye kadar vardırdığında, artık Langford’un sabrı taşar, ve ona karşı “dürüst” olur.Bu nedenle Rupert, bu işin güzellikle olmayacağını fark ettiğinde, cebre başvurması gerektiğine karar verir. Bir zamanlar ilişki yaşadığı ve hala arkadaş olduğu Masha (Sandra Bernhard) ise bir Langford fanatiğidir, ki aslında bu fanatiklik haddini aşmış, takıntılı ve sorunlu bir takipçilik, röntgencilik halini almıştır, yılmadan Langford'u takip etmektedir. (Filmin başlarında Pupkin’in tesadüfen mi yoksa planlanmış mı olduğunu bilmediğimiz Langford buluşmasının öncesinde de Langford’un arabasında pusuya yatmış bir şekilde bekleyen ve onu gördüğünde adeta çıldıran Masha’yı görürüz.) Pupkin, Masha’nın işbirliği ve evsahipliği sayesinde Jerry Langford’u kaçırır. Ve program yapımcılarına Langford’un sesinden ulaştırdığı mesaj çok açık ve nettir; o günkü talk şovda açılışı Pupkin yapacaktır, ve sonrasında Langford Masha tarafından serbest bırakılacaktır. Eğer program yapımcıları ve kanal buna yanaşmazsa, Langford’un can güvenliği gibi bir şey söz konusu olmayacaktır. Gerçekten de zor bir ikna sürecinden sonra Pupkin kanala gelir, ve polis tarafından yapılan kısa bir ön sorgu sonrası programın açılışını gerçekleştirir. Pupkin, seyircilere Langford’u kaçırdığını, bu sayede ekrana çıkabildiğini, şimdi kimsenin inanmayacağını ve bunu bir şaka olarak alacağını, ama yarın gerçekleri öğreneceklerini de ekler. Peki neden bir gecelik şöhret uğruna bütün hayatını riske atmıştır? Cevabı yine kendi ağzından öğreniriz: “bir ömür boyunca ahmak olmaktansa, bir gece için kral olmak yeğdir”. Filmin sonunda ise krallığının bir günle sınırlı kalmadığını görürüz; Langford amacına ulaşmıştır, 6 yıl hapis cezasına çarptırılır, ama bunun hepsini yatmaz, çıktığında özlemle beklenen otobiyografisini yayımlar: “Bir Gecelik Kral” (King For a Night) artık üne kavuşmuştur, milyon dolarlık anlaşmalara imza atar, ve şov dünyası yeni bir yıldıza kavuşmuştur.

Tabii ki bu, filmde gösterilenler. Peki gerçekten böyle mi oldu? Şimdi, bu soruyu garip bulanlar olacaktır. Ama filmde, yer yer Pupkin’in hayal kurduğu, daha doğrusu olası gelecek kurguları yaptığını görürüz ve en az onun kadar kendimizi kaptırmış izleriz, çünkü zaman zaman hangi sahnenin gerçek, hangi sahnenin fantezi ürünü olduğunu anlamak güçleşir. Filmin sonuyla ilgili, bu sahne kurgusal anlamda gerçekliği mi yoksa fanteziyi mi yansıtıyor diye sorulduğunda yönetmen Scorsese, Micheal Powell’in “Black Narcissus” isimli filminde işlenen fantezi kavramından oldukça etkilendiğinden, Powell’in fanteziyi de en az gerçeklik kadar gerçekçi kıldığından bahsediyor. Scorsese’e göre Pupkin kendi gerçekliği ve düş dünyasını ayırt edebilme konusunda güçlük çeken bir karakter, ve filmin sonuna dair şu sözleri manidar; “fantezi, gerçeklikten daha gerçekçidir”.

Fimin dramaturjisini özetleyen bu ifadeyi; soyut, felsefi bir totolojiden kurtaran şey ise, öykünün arkaplanına aldığı şov ve televizyon dünyası oluyor. Başarı, ün, yetenek, prestij, estetik ve sanatsal kalite gibi değerlerin hangi standartlarla “ölçüldüğünü” ya da herhangi bir işin, çalışmanın, ya da kişinin hangi kriterlerle değerlendirildiğinin pek de bilinmediği, bunların aslında sezgisel bir biçimde yürüdüğünün iddia edildiği bu “hiper-gerçeklik dünyasının” da aslında kendine has, ve çoğunlukla insan-karşıtı birtakım katı ilke ve prensiplerle ayakta durduğunu görüyoruz. Jerry Langford gibi olağanüstü başarılı bir komedyen ve televizyoncu, sokakta önünü kesen binlerce hayranının varlığı, “insani” anlamda zor durumda kaldığında, hayatı öyle ya da böyle tehlikeye girdiğinde, menajerinin, program yapımcıları ve televizyon sahiplerinin temel derdi; kendisinin nasıl kurtarılacağı değil, programın böyle bir marjinal değişikliği (intro’nun Rupert Pupkin tarafından yapılması) kaldırıp kaldıramayacağı, seyircinin, halkın tepkisinin ne olacağının bilinmezliği, rating ve “prestij” kaygısı oluyor.

Öte yandan, gerçeklik ve düş dünyası arasında bir ayrım yapamayan, 30lu yaşlarının ortasına gelmiş ve halen “bir baltaya sap olamamış” Rupert Pupkin’in şov dünyası için yeni bir yıldız adayı olması, bu dünyanın kredibilitesini gene tartışmaya açıyor. Pupkinin dış dünyayla bağlantısı, Langford ve şov dünyasını dahil etmezsek sadece iki kişidir: eski kız arkadaşı, şimdiki ortağı Masha ve gene bir zamanlar hoşlandığı ve on sene sonra çıkma teklif ettiği Rita. Evde birlikte kaldığı annesinin ise sadece sesini duyarız; Rupert’a sürekli nelerle uğraştığını sorar ve gürültüyü kesmesini ister bağırarak. Annenin bir dış ses olarak kalması, Rupert’in kendisine gelmesini sağlamasa bile gerçekliği hatırlatacak bir dış etkenin varlığını ve bu anlamda Rupert’in aymazlığının ve kafasına koyduğu şeyi yapma konusundaki takıntısının “yalnızlıktan” kaynaklanmadığını, sadece başka bir şeyi umursamadığını görürüz. Kaldı ki, Rupert Pupkin’in şöhret basamaklarına adım atmasını sağlayan şey, sadece marjinal bir işe kalkışmış olması değildir, esprileri, şakaları en az Langford kadar kalitelidir. Her ne kadar bunu kısıtlı bir sürede görmüş olsak da, ikisinin şakalarını da değerlendirip tepki veren, ve bu anlamda ölçüt olan şey kahkaha makinesi, kahkaha efektidir. Bu anlamda, programı canlı olarak ya da ekran başında izleyen seyircilerden önce, hatta onların ötesinde bir “görünmez mekanizma” vardır ki, neye gülünüp gülünmeyeceğini, neye ne kadar gülüneceğini bir tekel gibi tek başına belirler. Bu nedenle, evini kendi amatör stüdyosu olarak değerlendiren Pupkin’in tek eksiği, kahkaha efektine reaksiyon verecek seyircilerin noksanlığıdır. Bu nedendir ki, sürekli Langford’un ve program yapımcılarının kapısını çalmaktadır. Adet olduğu üzere, ve Langford’un ekibindeki kadının verdiği tavsiyede de olduğu gibi, önce bir gece kulübünde ya da küçük bir mekanda çıkmak ve insanları güldürmek Pupkin’e yetmeyecekir. Kendisinin zirveden başlamak için yeterli donanıma sahip olduğuna inanır, fakat bunun yanında altmetin olarak verilen mesaj şudur; seyirciden önce, bahsettiğimiz kahkaha efektinin onayından geçmesi gerektiğinin farkındadır.

The King of Comedy, insanın kendisini bir hayale adaması ve bu uğurda gerçek anlamda bir kural ya da sınır tanımaması ile ilgili bir hikaye olarak okunabilir. Rupert Pupkin, insanların ismini doğru anlama ya da telaffuz etme konusunda bile imtina ettiği Rupert Pupkin, kusursuz, oldukça başarılı bir komedyen midir; allah vergisi bir yeteneğe sahip midir, bilmiyoruz, olsa bile mevcut kurulu düzende bunu değerlendirme ve ölçme tekniklerine sahip değilizdir, ama kesin olan bir şey vardır ki, “komedinin yeni kralıdır”, kraldır çünkü işin nasıl yönetileceğini sezgisel de olsa bilir.

tanerol

Filmin IMDb linki

Etiketler: , , ,