Filmin açılışında şehirli bir orta sınıf ailenin, kent merkezindeki evlerinden “iltica” edip, kırsaldaki müstakil evlerine kaçışlarını görürüz. Belli bir süre yetecek temel yaşam ihtiyaçlarını da depolayan aile, yeni mekanlarına geldiklerinde başka bir ailenin evi işgal ettiğini görür ve silahla esir alınırlar. Bu noktada artık ne evlerini ne de yanlarında getirdikleri malzemeleri düşünen ailenin tek derdi serbest bırakılmaktır. Fakat silahlı olan adam bunu göze almaz ve adamı oracıkta vurup, ailenin geri kalanını da kapı dışarı eder. Filmin böylesi bir ani girişte bulunması, mevcut koşullar içinde günü kurtarma ya da sadece “kendini kurtarma” ideolojisinin temelden çöktüğünü, bu yanılsamaya müsaade edilemeyeceği mesajını verir aslında ve böylece başlar Isabelle Huppert’ın canlandırdığı anne karakteri ve iki çocuğunun öyküsü. Yukarıda da kısaca bahsettiğim, kıyametvari atmosferin ne zaman başladığı, niçin başladığı ve kırsal dışındaki alanda (ya da diğer coğrafyalarda) neler olduğu konusunda film bize hiçbir şey söylemez. Suyun kirletilmiş olduğu söylenir, ama ondan bile emin değilizdir, sadece kıttır. Elektrik dahil hiçbir enerji kaynağı mevcut değildir, ve buna bağlı olarak da kablolara bağlı (plugged vs. unplugged) medeniyet de çökmüş, daha doğrusu “off” olmuştur. Filmin ortalarından itibaren “bir tren” daha doğrusu bir tren yolculuğu beklentisi, umudu vardır; ama nereden gelip nereye gittiği seyirciler için belirsizdir. (Peki kurgusal karakterler için belli midir, emin değilim). Bütün bunlar yaşanan bir nükleer savaş sonrasına işaret ediyor olabilir, ya da ivmesi artan bir hızla yok ettiğimiz doğa ve bizim için önem arz eden kısmı olan “kaynakların” tükenişi ve doğanın da iflas bayrağını çekmesi olabilir. Buna dair en ufak bir gönderme dahi yoktur; ve bu da aslında şu mesajı taşır: bunun ne anlamı var ki? Bu sonuca getiren yolun a veya b olmasının ne önemi var, sonuç olarak temelinde “insanın eylemleri” yattığına göre, bu hale biz kendimiz getirdiğimize göre, adının ne olduğu bir fark yaratır mı?
Bu son derece karamsar ortamda, belki yiyecek tek bir lokmanın bile mucize olabileceği günlerde; eminim ki Hobbes, Locke ya da J.J.Rousseau bu durumu “doğal halimiz”e (state of nature) acı bir geri dönüş olarak tasvir ederlerdi. Acı; çünkü “state of nature”den “civil society”e (sivil toplum, medeni hayat, adına ne derseniz) geçiş için gerekli ve yeterli olanaklar artık mümkün değildir. Ama hal böyleyken, Haneke aslında alternatif bir toplum vizyonunun her daim mümkün olabileceğini imler; umut öğesi olarak seyrettiğimiz kardeşlerle birlikte. Nasıl ki bu duruma kendi eylemlerimiz sonucu geldiysek, sonrasında kurulacak bir dünya (eğer mümkün olabilecekse) gene kendi irademiz ve eylemlerimiz sonucu şekillenecektir; Yine de Haneke’nin, “özlenen, herkes tarafından kabul edilebilecek” bir dünya tahayyülünün hayata geçmesi için, öncelikle mevcut sistemin katastrofik bir biçimde yok olması gerekir şeklinde klasik anarşizan bir dramaturjiyle yönünü çizdiğini sanmıyorum. Asıl nokta, insan varoldukça ve topluluk olarak yaşama iradesi gösterdikçe (ki filmde yaşça küçük olmasına rağmen, bunu tercih etmeyen bir karakter de görürüz) umudun da her daim mevcut olacağıdır. Yine de, yönetmenin yaklaşımını saf iyimser olarak görmek mümkün değil; çünkü ailenin de yanlarına vardığı tren garında konuşlanmış farklı ırk, dil, din ve sınıflardan insanların oluşturduğu küçük komünite içerisinde varolan (aslında çökmüş olan demek lazım) sistemin eşitsiz ve çıkarcı ilişki kiplerini, diğerlerinin ihtiyaçlarını karşılamadaki yetersizliğini kullanarak, daha da derinleştiren karakterler olduğu gibi, kararların sürekli tartışma yoluyla, herkese danışılarak alınması konusunda zaman zaman tavır koyan, direniş gösterenler de vardır. Ama çoğunlukla bu yönelimler henüz emekleme aşamasında, kararsız ve belirsizdir; çünkü “felaket-sonrası” çağ yeni başlamaktadır; bu nedenle aslında tüm jestler bir kat daha fazla önem kazanmaktadır; çünkü etkisi daha büyük olacaktır.
Filmin diğer bir önemli vurgu noktası da, bir yudum su karşılığında karşısındaki sömürücü erkekle ilişkiye girmek zorunda kalan kadınların örneğinde, sistem çöktüğünde aslında sistemin tüm kodları, kodlamaları da çözülür mesajını ileten “ahlak” tartışması idi. Namus, ahlak gibi kavram ve normların içeriği aslında her zaman için “karşımdaki, başkaları ne düşünür”den ibaret olduğundan, bunların (kadın ve erkek arasındaki) eşitsiz ilişki kiplerini devam ettirme ve meşruiyetini sağlayarak yeniden üretme anlamında tarihsel ve toplumsal kurgular olduğundan; ortada bu şekilde tartışılabilecek bir “toplum” olmadığında, tüm bu “değerler” de çöp kutusuna gitmekte (belki de geri dönüşüm kutusuna gidiyordur, sonrasında nasıl bir yer şekillenecek bilmiyoruz)
İki kardeşin ayrı ayrı aslında farklı birer umut imgesi olabileceğine başta değinmiştim. Büyük olan kız kardeş (Eva), topluluk içinde yaşamayı bireysel çıkarları anlamında tercih etmeyen, kardeşi (Benny) ilk kaybolduğunda onu bulup getiren çocuğu koşulsuz ve beklentisiz severek, sürekli onu kendilerine katılmaları için yılmadan usanmadan ikna etmeye çalışarak aslında insanın içindeki Platon’un deyimiyle iyilik “idea”sına gönderme yapar; aslında kızın çocukta gördüğü şey de budur; çocuğun kardeşini (Benny) bulması ve koruması, onun da aslında “iyi bir insan olduğu” düşüncesiyle hareket eder hep. Bu anlamda, toplumu yeniden kurma anlamında, umudunu kaybetmeden didinen bir toplumsal aktivisti andırır. Benny ise, film akışı boyunca pek görünmez; babasının öldürülmüş olması nedeniyle yaşadığı şoktan ötürü belki de, kendini etraftaki her şeyden koparıp bir yerlere atma peşinde koşar; ama aradığı ne bir sığınmadır, ne de kaçma peşindedir. Huzursuzluktur, ve onu huzursuz eden şey de ablasıyla aynı derdi paylaşmasıdır, daha güzel bir dünya olamaz mıydı...Bunu aslında son sahneye kadar çok net anlayamayız; tren garındaki topluluktan birinin anlattığı hikayeden etkilenerek kalkıştığını düşündüğümüz, “her şeyin bir bedeli varsa eğer, ben de kötülüklerin son bulması için kendimi feda ederim” altmetinli kendini kurban etme girişimi sayesinde bu kendisini belli eder. Haneke’nin umudun taşıyıcısı olarak çocukları konu alması, bir tesadüf değildir; büyükleri, ebeveynleri çok ağır şoklarla karşılaştıklarında bile (düzenin komple ve ani sayılabilecek bir hızda yıkılmasından daha travmatik ne yaşanabilir ki?) eski yaşam tarzlarını, düşünce yapılarını ve ideolojilerini devam ettirmekte beis görmezken; henüz “endoktrinasyon”a güçlü bir şekilde maruz kalmamış ve mevcut tablo nedeniyle çok da böyle bir şeyle karşılaşamayacak olan çocukların “hür ve eğilmemiş” akılları, yürekleri yeni bir şeyleri kuracak zenginliği ve gücü taşımaktadır.
Başta da belirttiğim gibi, Kurdun Günü diğer Haneke filmlerinden farklı gibi görünse de, aslında yönetmenin temel derdi burada da aynıdır; modern toplumun, daha doğrusu modernitenin, getirdiklerinin (çok daha devasa bir oranda götürdüklerinin) mahut ve kronik açmazları, başarısızlıkları... Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu adlı kitabında, mevcut sosyal bilimler disiplinlerinin modernitenin ve özellikle 19. ve 20. yüzyıl ürünü olduğunu, disiplinleri arasındaki ayrımın yapaylığını ve modern sosyal bilimlerin modern dünyayı açıklamakta, aynı paradigmanın çocuğu olması itibariyle başarısız kaldığını anlatır ve yeni bir sosyal bilim anlayışı için aslında çağrıda bulunur. Haneke de, bildiğimiz dünyanın aslında aşina olmadığımız, olmak istemediğimiz birçok yanı bulunduğunu taviz vermeden ve acımasızca gözümüze sokar, bildiğimiz dünya kendisini bu şekilde bilmemiz için oldukça fazla efor sarfeder, bunun belli bir oranındaki emeği ise bildiğimiz değil de görmek isteyeceğimiz bir dünya için sarf etmediğimizi yüzümüze vuruyor gibidir sanki.
Tanerol
Filmin IMDB linki
0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa