Children of Men (2006)
TARİHİN SONU’NDA MEDENİYETLER ÇATIŞMASI[1]Slavoj Zizek
Bir Hollywood hikayesinde zengin tarihsel arkaplan, sadece filmin “gerçek konusu” hakkında bir mazeret gibidir; kahramanın ya da bir çiftin yolculuğunu başlatan bir sebep gibi. Kızıllar’da, Ekim Devrimi aşıkların tutkulu bir cinsel eylemle yeniden birleşmeleri için bir arkaplandır; Derin Darbe’de, Birleşik Devletler’in doğu yakasını sele boğan eden devasa dalgalar babanın kızıyla ensest kabilinde biraraya gelişi için bir arkaplandır; Dünyalar Savaşı’nda, uzaylı istilası Tom Cruise’ın babalık rolünü yeniden inşa etmesi için arkaplandır...fakat Alfonso Cuaron’un “Children of Men”inde, arkaplanın kendini ısrarla dayattığı filmde, bu böyle değildir.
Tipik bir Hollywood bilim-kurgusunda, gelecekteki dünya şu ana dek adı duyulmamış nesneler ve buluşlarla dolu olabilir; fakat bir yandan cyborg’lar bile tıpkı bizim gibi davranırlar – ya da, daha doğrusu eski Hollywood melodramları ve aksiyon filmlerinde bu böyleydi. Children of Men’de ise, yeni bir icat görmeyiz; Londra aynı şimdiki gibidir, hatta çok fazla aynıdır. – Cuaron sadece onun o gizli şiirsel ve toplumsal potansiyelini açığa sermiştir: çöplüğe dönen banliyölerin griliği ve çürümüşlüğü; kameralarla gözetimin her yerde mevcut olması...Film bize, hayal edebileceğimiz bütün ilginç şeylerin içinde en garip olanının tam da gerçekliğin ta kendisini olduğunu hatırlatır. Hegel uzun zaman önce, bir insanın portresinin, kendisini kendisinden daha çok andırdığını not düşmüştü. The Children of Men ise bugünümüzün bir bilim-kurgusu.
Yıl 2027, ve insan ırkı kısırlaşmıştır – yeryüzünün en genç sakini, ki kendisi 18 yıl önce doğmuştur, Buenos Aires’te öldürülür. Birleşik Krallık’ta sürekli bir olağanüstü hal durumu hüküm sürmektedir, terörle mücadele ekipleri kaçak göçmenleri kovalamakta ve avlamakta, devlet iktidarı ise gittikçe küçülen nüfusun steril bir hedonizm içinde ot misali boy atmasını idare etmektedir. Bu iki belirleyici nitelik – hazcı serbestilik artı toplumsal apartheid[2]ın ve kaynağını korkudan alan kontrol biçimlerinin yeni türleri – bugünkü toplumlarımıza da ait olan özellikler değil mi? Burada Cuaron’un dehasının başarısını görürüz – röportajlarından birinde de ortaya koyduğu üzere : “Geleceğe ait birçok hikayede “Büyük Birader” tarzında bir şey yer alır fakat bana öyle geliyor ki bu, tiranlığın 20. yüzyıldaki görünümüdür esasen. Şu anda hüküm sürmekte olan tahakküm ise kendisini gizlemenin yeni yollarını bulmuştur – 21. yüzyıldaki tiranlığın adı “demokrasi” olmuştur.” Bu, Cuaron’un dünyasındaki yönetenlerin neden gri ve üniformalı, Orwellvari anlamda “totaliter” bürokratlar değil de aydınlanmış, demokratik, her birinin kendine özgü “yaşam tarz”larının olduğu, kültürlü idareciler olduğunu açıklar. Filmin kahramanı, şu an üst düzey bir hükümet görevlisi olan eski bir arkadaşını, bir mülteci için özel izin çıkartmak amacıyla ziyaret ettiğinde, Manhattanvari, üst-sınıf bir gay çifte ait bir çatıkatına gireriz; masada kötürüm partneriyle birlikte oturan arkadaşı, resmi olmayan elbiselerledir.
Children of Men’in biyolojik bir problem olarak kısırlığı konu alan bir film olmadığı apaçık ortadadır. Cuaron’un filminde geçen kısırlığın teşhisi aslında çok uzun zaman önce Friedrich Nietzsche tarafından, Batı medeniyetinin “Son İnsan”a giden yolda ilerlediğinin farkına varmasıyla konmuştur. Hayal kurmaktan aciz, hayattan sıkılmış, risk almayan, sadece rahatının ve güvenliğinin peşinde koşan, ötekiye tolerans göstermekten imtina etmeyen, hiçbir büyük tutku ya da bağlılığı olmayan amaçsız bir canlı varlık: “Az biraz daha zehir şimdi, ve sonra gene, tatlı rüyalara kavuşmaları için bunlar; ve en sonunda keyifli bir ölüm için çok daha fazlası. Gündüzleri çok küçük mutluluklara sahiptirler, geceleri de böyle; fakat sağlıklı bir hayatı müthiş önemserler. ‘Mutluluğu keşfettik’ diye haykırır Son İnsan’lar, ve göz kırparlar.
Son İnsan, gündüz düşlerinin bölünmesinden rahatsız olur – “Taciz” kavramının onun ussal dünyasında bu kadar önemli bir kelime olması da bu nedenledir. En basit anlamda terim; tecavüz, dayak ve bunun gibi kesinlikle kıyasıya suçlanması gereken, diğer toplumsal şiddet vakalarına işaret eder. Fakat hakim kullanım itibariyle, kelimenin bu temel anlamının, çok da gözle görülmeyecek bir şekilde; arzuları, korkuları ve mutlulukları nedeniyle başka bir insana “haddinden fazla” yakın olma durumunun da kınanması anlamına kaydığını görürüz. Bu iki konu, günümüzün ötekine olan liberal hoşgörü duruşunu da belirleyici konumdadır: başkalarına saygı duyma, onlara açık olma, ve rahatsız edilmekten duyulan saplantılı korku. Öteki’nin varlığı, izinsiz ve davetsizce kendini buyur etmedikçe, öteki gerçekten öteki olmadıkça SORUN YOK’tur. Hoşgörü tam da karşıtıyla örtüşür; benim başkasına karşı etkili bir şekilde hoşgörülü olma sorumluluğum demek; ona çok yakın olmamam gerektiği, davetsiz olarak kişisel alanına girmemem gerektiği – kısacası, onun benim ona olan yakın tavırlarıma hoşgörüsüzlüğüne saygı duymam gerektiği anlamına gelir. Bu, toplumumuzdaki gittikçe artan ve artan temel “insan hakkı” olagelmiştir: rahatsız edilmeme hakkı, yani başkalarından uzakta güvenli bir mesafede bulunma hakkı.
Birçok Batı toplumunda mahkemeler, bir insan bir başkasını kendisini rahatsız ettiği gerekçesiyle (takip etmiş ya da hoşgörülemez şekilde cinsel yaklaşımda bulunmuş olabilir) dava ettiğinde, kişiye men kararı çıkartırlar. Tacizcinin mağdura bilerek ya da isteyerek yaklaşması yasaklanır, 100 yard’dan daha uzakta bir mesafede olması gerekir. Bu önlem kuşkusuz gereklidir; yine de bunun yanında başkasının isteklerinin travmatik gerçekliğine karşı savunma içerdiği gerçeği de vardır: Başka birine olan tutkunu açıkça ortaya koymanın kendisinin zaten çok kötü şekilde şiddet içerdiği ortada değil midir? Tutkunun kendisi tanımı itibariyle yöneldiği objeye zarar verir, ve yöneldiği kişi bu pozisyonu memnuniyetle karşılamış olsa bile, bir anlık şaşkınlıktan ya da heyecandan kendini kurtaramaz.
Aynı durum, gittikçe kapsamı genişleyen sigara yasağında da sözkonusudur. İlk başta, tüm kapalı alanlarda “sigara serbestisi” varken, sonrasında uçuşlarda, daha sonra restaurantlarda, sonra havaalanlarında, sonra barlarda, özel kulüplerde, bazı kampüslerde, bina girişlerinden itibaren 50 yard mesafede sigara içmek yasaklandı, daha sonra ise Birleşik Devletler Posta Servisi’nin, ünlü blues gitaristi Robert Johnson ve Jackson Pollock foto portrelerinin olduğu pullardan sigarayı çıkarması ise pedagojik anlamda kendine özgü bir sansür olarak yerini aldı – ki bu uygulama bize ünlü bir Stalinist pratik olan nomenklatura[3] fotoğraflarının rötuş edilmesini hatırlattı. Bu tür yasaklamalar, öteki’nin “saygısızca” bir sigara yakması ve arsızca bir zevkle içine çekmesi şeklinde (bu işi içine çekmeden yapan, ya da gerçek bir penetrasyon olmadan seks yapan, ya da yağ içermeyen yiyeceklere sahip Clinton’cu yuppiler’in tersine) somutlaşan, aşırıya kaçan ve risk taşıyan zevklerini hedef alır– Aslında, Jacques Lacan’ın da ortaya koyduğu gibi, “Tanrı öldükten sonra, artık hiçbir şey için müsaade yoktu.
Günümüz marketlerinde habis, kötü huylarından arındırılmış pek çok ürün görebiliriz: kafeinsiz kahve, yağsız krema, alkolsüz bira... Ve liste böyle uzayıp gider. Peki ya, seks olmadan sekse, zahiri sekse ne dersiniz; ya da Colin Powell’ın kayıp vermeden savaş (bizim tarafın, tabii ki) doktrininden, politikanın günümüzde siyasetsiz, uzmanca yönetme sanatı olarak yeniden tanımlanışından, çokkültürlülüğün Öteki’nin öteki olma niteliklerinden yoksun bırakılan bir tecrübe olarak tanımlandığı günümüzün hoşgörülü liberal tanımına ne demeliyiz? (idealize edilmiş Öteki, büyüleyici danslar sergiler ve gerçekliğe dair kulağa ekolojik anlamda bütünselci gelen bir yaklaşıma sahip iken; karısını dövmesi ya da aileiçi tecavüz vakaları gibi yönler nedense hep gözden kaçar.)
Biz, Eski Dünya ülkelerinden olanlar, bir insanın uğruna hayatını feda etmek için hazır olduğu kamusal ya da evrensel bir Dava olabileceğini kafamızda canlandırmakta gittikçe daha da zorlanıyoruz. Bu Eski Dünya ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki çatlak; maddi ve kültürel refahla dolu tatmin edici bir hayatı kovalama ile kişinin hayatını aşkın bir Gaye’ye adaması arasındaki karşıtlığın gittikçe daha da fazla keskinleşmesiyle büyümeye devam eder. Bu uzlaşmaz karşıtlık, Nietzsche’nin “pasif” ve “aktif” nihilizm olarak tanımladığı şeyler arasında da yok mudur? Biz Batıdakiler, gündelik aptalca keyiflere dalmış, Son İnsanlar’ız, diğer yandan Müslüman Radikaller ise kendi öz-yıkımlarını da getirecek olan nihilist bir mücadeleye girişerek herşeyi tehlikeye atmaya hazır haldeler. Children of Men filminde, garip bir tür özgürlüğün hakim olduğu tek yerin, her yere yayılan bu boğucu baskının olmadığı, bir nevi kurtarılmış bölge olan Blackpool olması şaşırtıcı değildir; bütün şehir tek bir duvarla izole edilmiş ve yerleşimcileri, kaçak göçmenler tarafından işletilen bir mülteci kampına dönmüştür, ve filmin sonunda da, hava kuvvetleri tarafından insafsızca bombalanmıştır. Yaşam, burada İslami fundamentalist askeri gösterilerle, ama aynı zamanda sahici, güvenilir bir dayanışmayla muvaffak olmuştur – yenidoğan çocuğun burada görünmesi o yüzden hiç garip değildir.
2004 yılında yanılmıyorsam, NBC’de Guantanamo esirlerinin kaderinin ne olacağı ile ilgili bir tartışmada, statülerinin etno-yasal geçerliliği konusunda en ilginç argümanlardan birisi şuydu: “onlar, bombalar tarafından ıskalananlardı”: Birleşik Devletler bombalamalarının hedefi olduklarından ve ezkaza hayatta kaldıklarından, ve gene bu bombalama eylemi de meşru bir askeri operasyon olduğundan dolayı, çatışmadan sonra esir oldukları zaman kimsenin onların kaderini kınamaya hakkı yoktur. İçinde bulundukları şartlar ne olursa olsun, daha iyidir bu, daha az acı verir; ölü olmalarındansa...Bu akıl yürütme şekli bize niyetlediğinden de çok şey söyler: esirleri kelimenin gerçek anlamında, zaten bir şekilde ölmüş olan, yaşayan ölü pozisyonuna koyar. (yaşama hakları, ölüm saçan bombalamaların meşru hedefleri olarak ellerinden alınır); bu yüzden Giorgio Agamben’in deyimiyle “homo sacer”, yani kanunların gözünde yaşamı artık bir şey ifade etmediğinden, ceza almadan öldürülebilecek kişilerdir onlar. Ve eğer Guantanamo tutsakları, “iki ölüm arasındaki” zeminde konumlandırılıyorlarsa, yani bir yandan yasal olarak ölü (tutarlı bir yasal statüden yoksun) yani homo sacer konumunda bulunup, bir yandan biyolojik olarak hala hayattalarsa, o zaman Mart 2005’te hayalgücümüzü tutsak eden Terri Schiavo olayı bunun tam tersini sunar bize. 1990’da bir beslenme bozukluğu tarafından neden olduğuna inanılan kimyasal bir dengesizlik sonucu kalbi duran kadın, beyin travmasına maruz kalmıştı; mahkemenin atadığı doktorlar ise, iyileşme umudunun olmadığı kalıcı bitkisel hayatta olduğunu iddia ettiler. Kocası, eşinin huzur içinde ölmesi için beslenme tüpünün çekilmesini istemişti, ailesi ise daha iyi olabileceğini, ve yiyecek ve su temininin kesilmemesi gerektiğine inanıyorlardı. Olay, Anayasa Mahkemesi ve Başkanın da müdahil olması, Kongre’nin hızlı bir önergeyi yürürlüğe sokması ile Amerikan Hükümeti ve yargı organlarının tepe bürokrasilerine ulaşmış oldu. Durumun absürdlüğü, aslında daha geniş bir çerçeveden bakıldığında, soluk kesici; dünyadan on milyonlarca insan AIDS’ten, açlıktan ölürken, Amerika’daki kamuoyu artık kurumuş, tüm insani yetkinliklerden yoksun bir hayatın akışını sürdürebilme, uzatabilme gibi tekil bir derde odaklanmış durumda. Bunlar, günümüzde kendimizi ortasında bulduğumuz insan hakları mefhumuna dair iki uç örnek: bir tarafta “bombalar tarafından ıskalananlar” (zihinsel ve fiziksel olarak noksansız, ama haklardan mahrum insanlar), diğer tarafta ise bitkisel hayata indirgenmiş tek bir insan, fakat bu kuru hayat tüm devlet aygıtı tarafından koruma altına alınmış.
Peki bizim sorunumuz, yanlış giden şey neydi? Marquise de Sade’nin dikkatli bir okuyucusu Sade’ın; tinsel aşkınlıktan yoksun, sınırlandırılmamış cinselliğin, cinselliği sahici bir duygusal tutkudan yoksun mekanik bir egzersize dönüştürdüğü iddiasında yer alan paradoksun farkına varmaması imkansızdır. Ve bu tersyüz olma durumu, bariz bir biçimde bugünün Son İnsanı’nın da farkedilebilir açmazı değil midir? Bütün “yüce” amaçları reddeden ve hayatlarını daha ve daha fazla rafine edilmiş, yapay olarak tatlandırılmış zevklerle donatılan bir varoluşa adayan “postmodern” bireyler..Eğer önceki hiyerarşik toplumlar, hayat dolu canlılıkları, kendi katı ideolojik sistemleri ve kendilerine bolca olanak tanıyan devlet aygıtları sayesinde bastırdılarsa, şimdinin toplumları da aşırı hoşgörülü hedonizm sayesinde canlılıklarını yitiriyorlar: herşey serbest; fakat kafeinsiz, özünden mahrum bırakılmış bir şekilde.
Aynı şey demokrasimiz için de geçerli: gittikçe daha fazla kafeinsizleşen, özünü, siyasal eşiğini yitiren bir demokrasimiz var. Yüzyıl önce, G.K. Chesterton şöyle not düşmüştü: “Özgürlük ve insanlık için Kilise’ye karşı savaş açanlar, Kilise’ye karşı savaşarak aslında özgürlük ve insanlığı bir kenara atmışlardı sona vardıklarında.” Bugün herhangi bir insanın, konuyla ekleyeceği ilk şey, aynı şeyin din savunucuları için de geçerli olduğunu söylemek olacaktır: acaba ne kadar fanatik din savunucusu şiddetli bir biçimde günümüzün seküler kültürüne saldırdı ve dinden vazgeçmekle (bir anlam ifade eden her tür dini pratiği kaybetmekle) sonuçlandı bu.Ve buna tam anlamıyla eşit olmasa da, liberal savaşçılar da anti-demokratik karakterdeki fundamentalizmle savaşmaya o kadar hevesliler ki, terörle savaşıyoruz diye sonunda özgürlük ve demokrasinin harcanıp gitmesine sebep olmayacaklar mı? Hristiyan olmayan fundamentalizmlerin özgürlük için en büyük tehdit olduğunu kanıtlamak için öylesine bir tutkuya sahipler ki, sözde Hristiyan toplumlarımızda kendi özgürlüklerimizi kendimiz kısıtlamamamız gerektiği gibi bir konuma çekilmemizi bekliyor haldeler. Eğer teröristler, “öteki”ne duydukları sevgi nedeniyle bu dünyayı berbat etmeye hazırsa, bizim terörle savaşanlarımız da nefret edilen özne Müslüman ötekiyi bertaraf etmek için kendi demokratik dünyalarını yıkıma uğratmaya hazırlar. Jonathan Alter, Alan Derschowitz, ve Sam Harris insan onurunu o kadar seviyorlar ki onu koruyabilmek adına; işkenceyi, insan haysiyetini ayaklar altına almanın en uç noktası işkenceyi meşru kılmaya hazır bir vaziyetteler.
Bugünün hakim siyaset biçimi, potansiyel bir kurbanlık ya da rahatsız edilmeye karşı korunmayı esas alan korku siyasetidir; göçmenlerden duyulan korku, suçtan duyulan korku, tanrısızlıktan, cinsel ahlaksızlıktan duyulan korku, devletin aşırılığından duyulan korku (ve tabii aşırı vergilerden), ekolojik felaketlerden duyulan korku, tacizden duyulan korku (ki bu, Siyaseten Doğruculuğun neden korku siyasetinin örnek liberal biçimi olduğunu gösterir). Böylesi bir siyaset, korkmuş insanların biraraya gelmiş halinin korkutuculuğuna dayanır. 2006’nın başlarında Avrupa’daki en büyük hadise göçmen karşıtı politikaların anaakım siyasetin sularına girmiş olmasıydı: bunlar kendileriyle aşırı sağ uçtaki partileri birbirine bağlayan göbek bağını en nihayetinde kesmiş oldular. Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Hollanda’ya, kişinin kültürel ve tarihsel kimliğinde kendini bulan gururun yeni heyecanıyla anaakım partiler, şunu vurgulamanın artık kabul edilebilir bir şey olduğuna inanıyorlar; göçmenler ülkemizde misafirdirler ve evsahibi toplumu tanımlayan kültürel değerlere uyum sağlamaları gerekir – yani, “burası bizim ülkemiz, ya seviniz ya da terk ediniz”.
Bu, neden Huntington’un “medeniyetler çatışması”nı çağımızın vebası olarak adlandırdığını gösterir – Samuel Huntington’un da ortaya koyduğu gibi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, “ideolojinin demir perdesi” yerini “kültürün kadife perdesi”ne bırakmıştır. Bu karanlık tasavvur, Francis Fukuyama’ın, “dünya çapında bir liberal demokrasi” başlıklı aldatıcı bir kisveye bürünmüş aydınlık umudu Tarihin Sonu görüşüne taban tabana zıt görünebilir, belki de öyledir, ama aslında “medeniyetler çatışması” “tarihin sonu”DUR. Alıntılayacak olursak, etnik ve dinsel çatışmalar, küresel kapitalizme tam olarak uyan mücadele biçimleridir. Siyaset-üstü çağımızda, “yürürlükteki bir siyaset, yerini uzman toplumsal idareciliğe bıraktığında, geriye kalan tek meşru çatışma kaynağı kültürel (etnik, dinsel) gerilimlerdir.
Bu nedenle, Başkan Bush[4]’un Freud konusunda yoğunlaştığını ima eden unutulmaz ifadesiyle, Children of Men’i hafife almayın – Cuaron’un bu son filmi, çıkmaz sokağımızı tam kalbinden hedefliyor
Dip Not:
1 Francis Fukuyama’nın ve Samuel Huntington’un tanınmış eserlerine gönderme yapılmıştır.
2 Apartheid rejimi: Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1994 yılına kadar yürürlükte olan ve beyaz olmayan ırklar arasında yasal olarak bir ayrımı öngören politika
3 Nomenklatura: Sovyetler’de komünist partinin üst düzey kadroları ve politbüro üyeleri için kullanılan terim
4 Yazı 2007 yılında kaleme alındı, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’tu.
tanerol
Filmin IMDb linki
Yukarıdaki metnin orijinali
Etiketler: 2006, Alfonso Cuarón, children of men, Slavoj Zizek

0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa