YanilSinema

14 Mart 2010 Pazar

Avatar'a Buradan Bakmak

Gelmiş geçmiş en büyük bütçeli sinema filmi ünvanıyla gelip sinemalarımızın başköşesine kurulan, birçok salonda kapalı gişe oynayan, İMDB’de 8.8 puanla dünyanın en iyi 250 filmi arasında şimdiden 24. sıraya yerleşen Avatar; bir haftadır sürekli gündemimizde. Açıkçası ben de hem bu istatistiklere hem de arkadaşlar arasında dönen tartışmalara karşı daha fazla seyirci kalmayıp, birkaç başarısız girişimden sonra sonunda meşhur Avatar’ımızı izleme şansı buldum.

Filmin değerlendirmesine geçmeden önce kısaca filmin öyküsünden bahsedelim.

Kapitalizm’i simgeleyen bir ordu-şirket, Pandora gezegeninde üs kurmuştur. Amaç; dünya için paha biçilmez bir enerji kaynağını ele geçirmektir. Gezegende ise Na’vi adlı yok olmak üzere olan, kendine özgü dilleri, kültürü olan ve doğayla barışık bir toplum bulunmaktadır.

Bu askeri şirket bu gezegeni incelemek üzere Avatar adıyla bir program geliştirmiştir. Bu program sayesinde insanlar bir makinaya bağlanarak Na’vi görünümleriyle bu halkın arasına bırakılırlar. Böylece diplomatik ilişkileri zorlayarak ve ajanlık yaparak kaynaklara ulaşılmaya çalışılır.

Yarı-felçli savaş gazisi olan kahramanımız Jake Sully de Na’vi halkının arasına yollanan ajanlardan bir tanesidir. Fakat beklenen olmaz, Jake ve birkaç arkadaşı insanların bu halka yaptıkları kıyım karşısında sessiz kalamaz, zamanla değişir ve artık Na’vi’lerle birlikte insanlara karşı savaşmaya başlar.

Öncelikle, filmin öyküsünün birçok klişeyi içinde barındırdığını söyleyebiliriz (Avatar’a bağlanma, dünyanın kaynaklarının tükenmesi ve yeni arayışlar, vs…) fakat klişeleri toptan reddetmek yerine dramatujiye ne ölçüde hizmet ettiklerini tartışmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Film, kolay anlaşılacak metaforlarla bezenmiş Amerikan’ın savaş politikalarını eleştiren savaş karşıtı bir film. Hatta filmdeki şirketi Amerika, Navi’leri Iraklılar, aranan enerji kaynağının da petrol olduğunun seyirci tarafından algılanmaması mümkün değil. Hal böyle olunca karakterlerin ve tarafların nasıl çizildiği önem kazanıyor.

İnsanlar (Kapitalistler): Kendi gezegenindeki kaynakları tüketip iktidar hırsı sebebiyle son teknoloji ürünü silahlarla Pandora gezegenine saldıran bir insan ırkından bahsedebiliyoruz. Bir tarafta diplomasi ve ikna yöntemiyle Na’vi halkını asimile etme politikası izlenmiş fakat bu işlemin zaman alması sebebiyle bu politika yerini ordunun saldırısına bırakmıştır. Şirket sahibi ve ordu komutanı üslup olarak itici bir şekilde yorumlanmıştır ve seyircide böyle bir etki bırakılmak istendiği açıkça görülmektedir. Yönetmen, insanları tamamen savaş yanlısı çizmekten kaçınmıştır. Zaman zaman insanların yerli halka yapılan zulmü görüp ses çıkarmamalarını eleştirmiş bir yandan da kahramanımızın da içinde olduğu bir grubu kendi ırkına karşı başkaldırıyla sonuçlanacak bir yola doğru sokmuştur. Filmin ilerleyen bölümlerinde göreceğiz ki yerli halkla yaşadıkça onları daha iyi tanıyacak olan kahramanımız onlardan daha fazla militanlaşacaktır.

Na’vi’ler (Ezilen Halk): Genellikle ana-akım söylemde, Batı’nın Doğu’ya bakışı direniş yapanlarla halkı ayrıştırmak yönündedir. Yani “iyi” doğulu ve “kötü” doğulu ayrımı yapılır, iyiler silahlı mücadeleyi savunmayan, “barışçıl halk” olarak gösterilirken şiddete karşı eli kolu bağlı oturmak yerine savunma yapanlar ise “terörist” olarak adlandırılmışlardır. Bu filmde böyle bir ayrımdan bahsetmek mümkün değil. Aksine şiddete karşı durma anlamında geniş çaplı bir örgütlenme yaratılarak topyekün bir halk savunmasıdır söz konusu olan. Bu da filmi alternatif kılan bir özellik.

İzlediğimiz birçok doğu-batı çatışmasını işleyen savaş filmlerinde Batı’nın Doğu kültürüne bakışı genellikle oryantalisttir. Giyimleriyle, dilleriyle geri kalmış bir toplum çizilir ve bu topluma tepeden bir bakış hakimdir. Avatar’da ise zaman zaman bu klişeye düşülse de (kıyafetleri kabileleri andırıyor) sonuç itibarı ile bu kültürü aşağılama gibi bir söylemin aksine onu övme hatta yaşam tarzlarına seyirciyi hayran bırakma gibi bir yol izleniyor. Bu noktada filmin oryantalist bir bakış açısıyla yorumlandığını söyleyemeyiz.

Tüm bunların yanında Na’vi halkının en önemli özelliği ise insanlar gibi doğa üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışan bir anlayışın aksine doğa ile barışçıl bir şekilde yaşamayı savunan bir topluluk olması. Bazı sahnelerde mistik öğelerin ön planda olduğunu görsek de bu çabaların barışçıl bir ekolojik düzenin inşası yönünde hizmet etmesi seyirci gözünde mistik olanın doğallaşmasını sağlıyor.

Jack’le Başlayan Savaş:

Kahramanımız, savaş gazisi olan Jack öncelikle Na’vililerin arasına sızan bir köstebekken daha sonra onlara yardım etmeye başlar ve bu durum ordu tarafından anlaşılır. Artık ordunun yapacağı şey Na’vilileri yok etmektir ve büyük bir saldırı gerçekleşir, Jack’in de çabasıyla silahlı direniş başlar. Silahlı direniş tabii ki insanların elindeki son teknoloji silahlara karşı doğanın mücadelesidir. Mutlu sonla biten savaş sonucunda en önemli vurgu noktası ise savaş bittikten sonra silaha artık ihtiyaçlarının olmadığının vurgulanması kendileri için en büyük savaş aleti olan büyük kuşun serbest bırakılmasıdır.

Yönetmenin tercih ettiği dramaturjinin önemli bir eksikliğini de belirtmekte fayda var. Seyirci kendini Jack’in yerine koyup Na’vi lerle o kadar özdeşleşiyor ki savaş içerisinde Jack’in kendi ırkından olan insanları öldürmesi seyirci nezdinde katartik bir etki yaratıyor. Aslında bunun sebebi de yöntemenin Na’vileri çelişkisiz, tamamen ideal bir toplum olarak, Pandora gezegenini de müthiş görselliklerle bezenmiş bir cennet olarak tasvir etmesinden kaynaklanıyor. Bu durumda filmi “dünya için mücadele vermekten bıkmış, çıkışı ütopyalarda arayan bir yönetmenin çırpınışları” şeklinde okumak da mümkün. (Jack’in filmin sonunda insanlığından vazgeçmesi de bu söylemi destekliyor.)

Özetle, film, içerisinde birçok klişeyi barındırsa da, dramaturjisinin nihilist bir yoruma kayma riski olsa da, barış dilini kullanması ve barış karşıtı güçlere karşı vermek istediği mesajları güçlü bir şekilde iletmesi açısından önemli bir yapıt. Üstelik bunu estetik olarak son teknoloji sahnelerle desteklemesi filme ayrı bir güzellik katıyor.

Peki, Amerika’nın Irak savaşına karşı olduğumuzu söyleyen, Avatar’a gidip sinema salonlarını dolduran, çıktıktan sonra da Amerika karşıtı söylemler kuran biz Türkiyeliler, kendimizi birazcık Jack’in yerine koyup, kendi içimizde ötekileştirdiğimiz kültürlerle biraz olsun empati kurma yoluna girecek miyiz? Onların hangi sıkıntılar çektiklerini görüp, onların mücadelelerine destek olacak mıyız? Yoksa bu filmin bizle ne alakası var, Amerika’yı eleştiriyor demekle mi yetineceğiz.

Kısacası artık bize dayatılan iki boyutlu ekranın izleyicisi olmak yerine üç boyutlu gözlüğümüzü takıp yaşananların bizi de etkileyebileceği hissiyatına varacak mıyız?

Eser Dilsöz

Yazı, BGST sitesinden alınmıştır.

http://www.bgst.org/keab/ed20091230.asp

Filmin IMDb linki


12 Mart 2010 Cuma

Kurdun Günü (Le Temps du Loup)

Yönetmen Michael Haneke’ye çok aşina olduğum söylenemez; şu ana kadar Kurdun Günü dahil üç filmini izledim (diğerleri Benny’s Video, Funny Games). Fakat kendisini az çok tanıyan birisi, eserlerinde toplumsal meseleleri sevimsiz ve rahatsız edici bir üslupla ele aldığını bilir. Şiddetin olağanlaşmasını, bir nedene bağlı olmaksızın (ama aslında tarihsel ve sosyal anlamda bir kilim gibi dokunmuş matrisleriyle) şiddetin gündelik hayat diye adlandırdığımız, - ki bunun sebebi aslında bilinçdışı olarak fark etmemeyi, görmemeyi tercih etmemiz, kanıksamamızdır belki de – akışın içerisinde kendi yolunu nasıl rahatlıkla bulduğunu anlatır, ve gözümüzü kapattığımızda önümüzdeki çukurun kaybolmayacağı gibi, bu olağan şiddeti pattadanak önümüze çıkarır. Asıl rahatsız eden, irrite edici bulunan da budur aslında Haneke filmlerinde; çünkü tema olarak son derece baskın olan şiddet öğesini katiyen estetize etmez, çoğunlukla göstermez bile. Aslında “görünür kılınmaması” kameranın başka yöne çevrilmesi değildir sadece, “gündelik hayat” dediğimiz akış devam etmektedir, bazen televizyondaki bir Formula 1 yarışı şeklinde, bazen de sandviç hazırlarken.

Kurdun Günü, tam da bu noktalarda biraz farklı bir çalışması olmuş Haneke’nin. Kısa etiketlerle tanımlama derdine düştüğümüzde bile, kendisine yakıştırılan “distopya” tanımını kabul etmek mümkün değil. Parlak, mutlu, refah içinde bir toplum (gelecekte ya da bugün) tahayyülü anlamına gelen ütopyanın “değillemesi” olan distopya; aslında işlerin hiç de iyiye gitmediğini, bu gidişin götüreceği noktanın yeryüzü cehennemi olacağı temasını işler. Kurdun Günü’nde ise; hernekadar koşullar buna müsaitse de, (az kalmış suyun da aslında kirlenmiş olması, hayvanların anlamadığımız sebeplerden katli, elektriğin, daha doğrusu enerjinin kalmamış olması, vs...) henüz nasıl bir tablo oluştuğunu bilmeyiz, çünkü tablo daha yeni oluşmaktadır; bir nevi kaotik bir geçiş durumudur sözkonusu olan. Filmdeki durağan, karanlık (ışığın noksanlığı anlamında) ve sessiz sekanslardan (ki bu sahneler; o belirsiz, tekinsiz atmosferi vermekte oldukça başarılıdır) anladığımız şudur ki; bir korku durumu, ya da panik atmosferine ortam son derece müsaittir. Fakat, özellikle filmin kahramanlarından iki kardeşin bireysel ve ayrı ayrı çizgileri de farklı üslupları ve kişilikleriyle farklı umut öğelerinin taşıyıcılarıdırlar. Bu çizgiler filmin başından itibaren sadece, küçük kardeş Benny’nin ortadan kaybolduğu ve bunun fark edildiği anlarda birleşir.

Filmin açılışında şehirli bir orta sınıf ailenin, kent merkezindeki evlerinden “iltica” edip, kırsaldaki müstakil evlerine kaçışlarını görürüz. Belli bir süre yetecek temel yaşam ihtiyaçlarını da depolayan aile, yeni mekanlarına geldiklerinde başka bir ailenin evi işgal ettiğini görür ve silahla esir alınırlar. Bu noktada artık ne evlerini ne de yanlarında getirdikleri malzemeleri düşünen ailenin tek derdi serbest bırakılmaktır. Fakat silahlı olan adam bunu göze almaz ve adamı oracıkta vurup, ailenin geri kalanını da kapı dışarı eder. Filmin böylesi bir ani girişte bulunması, mevcut koşullar içinde günü kurtarma ya da sadece “kendini kurtarma” ideolojisinin temelden çöktüğünü, bu yanılsamaya müsaade edilemeyeceği mesajını verir aslında ve böylece başlar Isabelle Huppert’ın canlandırdığı anne karakteri ve iki çocuğunun öyküsü. Yukarıda da kısaca bahsettiğim, kıyametvari atmosferin ne zaman başladığı, niçin başladığı ve kırsal dışındaki alanda (ya da diğer coğrafyalarda) neler olduğu konusunda film bize hiçbir şey söylemez. Suyun kirletilmiş olduğu söylenir, ama ondan bile emin değilizdir, sadece kıttır. Elektrik dahil hiçbir enerji kaynağı mevcut değildir, ve buna bağlı olarak da kablolara bağlı (plugged vs. unplugged) medeniyet de çökmüş, daha doğrusu “off” olmuştur. Filmin ortalarından itibaren “bir tren” daha doğrusu bir tren yolculuğu beklentisi, umudu vardır; ama nereden gelip nereye gittiği seyirciler için belirsizdir. (Peki kurgusal karakterler için belli midir, emin değilim). Bütün bunlar yaşanan bir nükleer savaş sonrasına işaret ediyor olabilir, ya da ivmesi artan bir hızla yok ettiğimiz doğa ve bizim için önem arz eden kısmı olan “kaynakların” tükenişi ve doğanın da iflas bayrağını çekmesi olabilir. Buna dair en ufak bir gönderme dahi yoktur; ve bu da aslında şu mesajı taşır: bunun ne anlamı var ki? Bu sonuca getiren yolun a veya b olmasının ne önemi var, sonuç olarak temelinde “insanın eylemleri” yattığına göre, bu hale biz kendimiz getirdiğimize göre, adının ne olduğu bir fark yaratır mı?

Bu son derece karamsar ortamda, belki yiyecek tek bir lokmanın bile mucize olabileceği günlerde; eminim ki Hobbes, Locke ya da J.J.Rousseau bu durumu “doğal halimiz”e (state of nature) acı bir geri dönüş olarak tasvir ederlerdi. Acı; çünkü “state of nature”den “civil society”e (sivil toplum, medeni hayat, adına ne derseniz) geçiş için gerekli ve yeterli olanaklar artık mümkün değildir. Ama hal böyleyken, Haneke aslında alternatif bir toplum vizyonunun her daim mümkün olabileceğini imler; umut öğesi olarak seyrettiğimiz kardeşlerle birlikte. Nasıl ki bu duruma kendi eylemlerimiz sonucu geldiysek, sonrasında kurulacak bir dünya (eğer mümkün olabilecekse) gene kendi irademiz ve eylemlerimiz sonucu şekillenecektir; Yine de Haneke’nin, “özlenen, herkes tarafından kabul edilebilecek” bir dünya tahayyülünün hayata geçmesi için, öncelikle mevcut sistemin katastrofik bir biçimde yok olması gerekir şeklinde klasik anarşizan bir dramaturjiyle yönünü çizdiğini sanmıyorum. Asıl nokta, insan varoldukça ve topluluk olarak yaşama iradesi gösterdikçe (ki filmde yaşça küçük olmasına rağmen, bunu tercih etmeyen bir karakter de görürüz) umudun da her daim mevcut olacağıdır. Yine de, yönetmenin yaklaşımını saf iyimser olarak görmek mümkün değil; çünkü ailenin de yanlarına vardığı tren garında konuşlanmış farklı ırk, dil, din ve sınıflardan insanların oluşturduğu küçük komünite içerisinde varolan (aslında çökmüş olan demek lazım) sistemin eşitsiz ve çıkarcı ilişki kiplerini, diğerlerinin ihtiyaçlarını karşılamadaki yetersizliğini kullanarak, daha da derinleştiren karakterler olduğu gibi, kararların sürekli tartışma yoluyla, herkese danışılarak alınması konusunda zaman zaman tavır koyan, direniş gösterenler de vardır. Ama çoğunlukla bu yönelimler henüz emekleme aşamasında, kararsız ve belirsizdir; çünkü “felaket-sonrası” çağ yeni başlamaktadır; bu nedenle aslında tüm jestler bir kat daha fazla önem kazanmaktadır; çünkü etkisi daha büyük olacaktır.

Filmin diğer bir önemli vurgu noktası da, bir yudum su karşılığında karşısındaki sömürücü erkekle ilişkiye girmek zorunda kalan kadınların örneğinde, sistem çöktüğünde aslında sistemin tüm kodları, kodlamaları da çözülür mesajını ileten “ahlak” tartışması idi. Namus, ahlak gibi kavram ve normların içeriği aslında her zaman için “karşımdaki, başkaları ne düşünür”den ibaret olduğundan, bunların (kadın ve erkek arasındaki) eşitsiz ilişki kiplerini devam ettirme ve meşruiyetini sağlayarak yeniden üretme anlamında tarihsel ve toplumsal kurgular olduğundan; ortada bu şekilde tartışılabilecek bir “toplum” olmadığında, tüm bu “değerler” de çöp kutusuna gitmekte (belki de geri dönüşüm kutusuna gidiyordur, sonrasında nasıl bir yer şekillenecek bilmiyoruz)

İki kardeşin ayrı ayrı aslında farklı birer umut imgesi olabileceğine başta değinmiştim. Büyük olan kız kardeş (Eva), topluluk içinde yaşamayı bireysel çıkarları anlamında tercih etmeyen, kardeşi (Benny) ilk kaybolduğunda onu bulup getiren çocuğu koşulsuz ve beklentisiz severek, sürekli onu kendilerine katılmaları için yılmadan usanmadan ikna etmeye çalışarak aslında insanın içindeki Platon’un deyimiyle iyilik “idea”sına gönderme yapar; aslında kızın çocukta gördüğü şey de budur; çocuğun kardeşini (Benny) bulması ve koruması, onun da aslında “iyi bir insan olduğu” düşüncesiyle hareket eder hep. Bu anlamda, toplumu yeniden kurma anlamında, umudunu kaybetmeden didinen bir toplumsal aktivisti andırır. Benny ise, film akışı boyunca pek görünmez; babasının öldürülmüş olması nedeniyle yaşadığı şoktan ötürü belki de, kendini etraftaki her şeyden koparıp bir yerlere atma peşinde koşar; ama aradığı ne bir sığınmadır, ne de kaçma peşindedir. Huzursuzluktur, ve onu huzursuz eden şey de ablasıyla aynı derdi paylaşmasıdır, daha güzel bir dünya olamaz mıydı...Bunu aslında son sahneye kadar çok net anlayamayız; tren garındaki topluluktan birinin anlattığı hikayeden etkilenerek kalkıştığını düşündüğümüz, “her şeyin bir bedeli varsa eğer, ben de kötülüklerin son bulması için kendimi feda ederim” altmetinli kendini kurban etme girişimi sayesinde bu kendisini belli eder. Haneke’nin umudun taşıyıcısı olarak çocukları konu alması, bir tesadüf değildir; büyükleri, ebeveynleri çok ağır şoklarla karşılaştıklarında bile (düzenin komple ve ani sayılabilecek bir hızda yıkılmasından daha travmatik ne yaşanabilir ki?) eski yaşam tarzlarını, düşünce yapılarını ve ideolojilerini devam ettirmekte beis görmezken; henüz “endoktrinasyon”a güçlü bir şekilde maruz kalmamış ve mevcut tablo nedeniyle çok da böyle bir şeyle karşılaşamayacak olan çocukların “hür ve eğilmemiş” akılları, yürekleri yeni bir şeyleri kuracak zenginliği ve gücü taşımaktadır.

Başta da belirttiğim gibi, Kurdun Günü diğer Haneke filmlerinden farklı gibi görünse de, aslında yönetmenin temel derdi burada da aynıdır; modern toplumun, daha doğrusu modernitenin, getirdiklerinin (çok daha devasa bir oranda götürdüklerinin) mahut ve kronik açmazları, başarısızlıkları... Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu adlı kitabında, mevcut sosyal bilimler disiplinlerinin modernitenin ve özellikle 19. ve 20. yüzyıl ürünü olduğunu, disiplinleri arasındaki ayrımın yapaylığını ve modern sosyal bilimlerin modern dünyayı açıklamakta, aynı paradigmanın çocuğu olması itibariyle başarısız kaldığını anlatır ve yeni bir sosyal bilim anlayışı için aslında çağrıda bulunur. Haneke de, bildiğimiz dünyanın aslında aşina olmadığımız, olmak istemediğimiz birçok yanı bulunduğunu taviz vermeden ve acımasızca gözümüze sokar, bildiğimiz dünya kendisini bu şekilde bilmemiz için oldukça fazla efor sarfeder, bunun belli bir oranındaki emeği ise bildiğimiz değil de görmek isteyeceğimiz bir dünya için sarf etmediğimizi yüzümüze vuruyor gibidir sanki.

Tanerol

Filmin IMDB linki

Etiketler: , ,

4 Mart 2010 Perşembe

DISTRICT 9

Merhaba,

2009 yapımı bir bilim kurgu olan District 9 hakkında bir yazı yazmayı, izlediğim ilk günden beri planlıyordum, blog’un açılmasıyla birlikte ise artık geciktiremeyeceğimi fark ettim. Türkiye’de vizyona girmesi ve kalkması bir olan filmlerden District 9 da. (ne tesadüftür ki böylesine kaliteli, düşük bütçesine rağmen dünya çapında iyi iş yapan filmler de en az bağımsız filmler kadar ülkemizde salon bulmakta oldukça zorlanıyor.)

District 9, Neill Blomkamp’ın 2005 yapımı ödüllü kısa filmi Alive in Joburg[1]’un Peter Jackson yapımcılığında çekilmiş uzun metraj hali aslında. Film son yıllarda oldukça gözde bir çekim tekniği olan “mockumentary”[2] tarzda. Kelime, belgesel sözcüğünün İngilizce karşılığı documentary kelimesinden türetilmiş. Belgesel türünün çekim tekniklerini; inandırıcılığı artırıp; yanılsama yaratmayı, farklı bir gerçeklik kurgulamayı kolaylaştırma amaçlı kullanan bu yeni tarzın yerinde kullanıldığında, estetik seviyesi oldukça yüksek ve farklı bir seyir keyfi verdiğini söylemek gerekiyor. District 9’da ekstra olarak, bu mockumentary tarzının daha da zengin ve çeşitli bir biçimde sunulduğunu söyleyebiliriz, çünkü dış göz olarak kamera; bazen röportaj muhabirinin kamerası iken, yer yer mekanların güvenlik kameraları, tahliye operasyonunu yürütecek şirketin görüntü kayıtlarını almak için yanında taşıdığı kameramanlar, televizyon kanalları ve onların kameraları ve bazen de dışarıdan kahramanı ve olay akışını izlediğimiz kendi gözlerimiz oluyor. Anlatırken bile bu kadar karmaşık gözüken bu çeşitlilik, kurgusal ve teknik anlamda filmin akışına o kadar güzel yedirilmiş ki, film bittiğinde akan jeneriğe, siyah ekrana bakmaya devam ediyorsunuz (En azından bana, ve sonrasında filmi izlettiğim arkadaşlarıma olan buydu).

Filmin akışından bahsetmek yerine, doğrudan filmin aslında “ne anlattığı” ile ilgileniyor olacağım. Fakat, filmin dramaturjisindeki tema ve altmetin çeşitliliği çekim tekniğinden bile daha yoğun olduğundan, derli toplu bir yazı sunup sunamayacağım konusunda, bu satırları yazarken bile emin değilim. Başlangıç olarak; filmin 1982’de (film 2010 yılında geçtiğinden, 28 yıl olmuş oluyor) dünyaya bir gemi dolusu uzaylı mültecinin gelmiş olması ve sonrasında ikamet etmek üzere yerleştirildikleri District 9 adlı bölgeden belli sebeplerden ötürü (güvenlik, suç oranınından duyulan endişe, yerel halkın rahatsızlığı ve aktive olmuş öfkeleri, vs...Çok tanıdık geliyor değil mi?[3]) District 10 adlı yeni bir toplu yerleşim yerine, daha doğrusu bir toplama kampına tahliye edilmesini planını konu alıyor. District 9 demişken, bölgenin Güney Afrika’da apartheid rejimi devam ederken ve sonrasında da çeşitli toplumsal gruplar (farklı renkten, farklı kabileden, farklı dilden) arasında gerilimlerin yaşandığı gerçek bir kenar mahalle semti olduğunu belirtmek gerekiyor.

Halihazırda, G. Afrika’daki ırk ayrımına dayalı rejim “resmi” olarak ortadan kalksa da, yoksulluğun, sıfırın altındaki hayat standartlarının, farklı etnik kökenli grupların, suç çetelerinin, göçmen Afrikalı unsurların; tabir-i caizse bu kaynayan kazanın içine bir de uzaylı mülteciler düşmüştür; ve anatomik olarak insanı andırmalarına rağmen (iki ayaklı, kollarını kullanabilen ve bir yüze sahip olan canlılar, uzaylılar) vücut dokuları ve dokungaçları itibariyle böceksi canlılara benzediklerinden, aslında onların ismi toplumun her kesimi için “karides[4]”. Bu sesleniş, ötekinden duyulan korku kisvesi altında yabancı düşmanlığı (zenofobi) ve ırkçılığı barındırıyor aslında. Yahudiler için yüzyıllarca yıldır kullanılan, “soyumuzu, ırkımızı zehirleyen pis fareler” deyiminden çok da farklı değil karides lafı. Karides’in küçük bir deniz canlısı olarak kabuksu yapısı, sofraları süslemek dışında bir “yararı” ya da “amacı” olmaması; bunların hepsine referans yapılmış oluyor. Bir süre sonra “dünyalı isimlere” sahip olan uzaylıların sadece karides diye çağrılması, bunun bir sevimlilik ya da takma ad olmadığını, uzaylıların dünyalılar için karidesten öte bir anlam ifade etmeyeceğini, edemeyeceğini de imlemiş oluyor.

Zaman zaman fiziksel saldırıya da dönüşen bu ırkçı sataşmaların, apartheid rejimi döneminde ülke halkının çoğunluğunu oluşturmasına rağmen ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören siyahlar tarafından da yapılıyor olması, uzaylılara olan sıfır tahammülleri ise oldukça manidar. Klasik bir söylemle, daha önce ezilen konumda olanın güce kavuştuğunda ezen pozisyonuna geçtiği şeklinde bir analiz bu noktada çok hatalı olur. Asıl sorun, yukarıda da bahsettiğimiz gibi sosyal, ekonomik, vs.. konumları itibariyle hala “eşit vatandaş” gibi hissedemeyen alt sınıfların içinde bulundukları toplumsal şartları ve bunların tarihsel olarak kuruluşunu, bunun arkasındaki iktidar mekanizmalarını ve teknolojilerini analiz etmemesi, edememesi..Bu nedenle haklı ama yıkıcı öfkelerini, kendisine benzemeyen, tanımak da istemediği “öteki”ye kanalize eden toplumsal gruplar; aslında kendilerinin önceki statülerini karşısındakinde imal edip, bunları yeniden üretmiş oluyor. Değişen şey sadece rejim olduğunda, yüksek siyaset alanında yapılan reform ya da adına ne derseniz diyin iyileştirmelerin sadece “üstyapıda” kaldığında, benzer problemler sadece aktör değiştirerek baki kalmış oluyor.

Mevzu “öteki”ni tanıma konusundaki isteksizlik hatta kayıtsızlık olduğunda, devreye otomatik olarak çalışmaya başlayan şablonlar giriyor. Bizim teknolojimize göre oldukça gelişmiş bir uzay gemisi ile dünyaya inmiş, kendi DNA yapıları ile aktive edilen çok güçlü silahlara sahip olmalarına rağmen (ki onlarla “kedi maması” karşılığında ticaret yapan Nijeryalı çeteler ve üzerlerinde tıbbi deneyler gerçekleştiren “bilimciler” dışında doğrudan iletişime geçen olmuyor. Onların niyeti de bu silahlara sahip olmak ve kullanabilmek tabii ki) bizim kurduğumuz dilde, pasif, uyuşuk, liderlik ve inisiyatif gibi niteliklerini (belli sepeblerden ötürü belki) kaybetmiş, muhtemelen kendi “gezegenlerinden” gene belli sebeplerden ötürü sürgün edilmiş, gelişmiş silahlarını kullanmayan bu canlıların bizim “değerlerimiz”, “felsefemiz”, “hayata bakışımız” anlamında farklı bir yerde durdukları kesin. Gene de biz onları, kendi kelimelerimizle anlamaya değil anlatmaya ya da haykırmaya çalışıyoruz. Belki de esas sorun burada; ülkesindeki etnik grupların bile neyi isteyip istemediğine kendisi karar veren çoğunluktaki diğer toplumsal grubun, bu hakkı kendisinde görmesi nasıl ki bir hoşnutsuzluk ve reaksiyon yaratıyorsa; District 9’da yaşayan uzaylılar da daha iyi bir ikamet yerine gidecekleri aldatmacasını yutmuyorlar. Filmin ortalarında uzaylı kahramanımız Christopher’ın “vatandaşlarına”, ırkdaşlarına bilimsel deney adı altında işkence yapıldığını görüp donakalması ise, işlerin bu kadar kötüye gittiğinin, maruz kaldıkları kapatılma nedeniyle farkında olamamaları.

Filmin bir diğer can alıcı ve vurucu noktalarından biri de, bir dönüşüm hikayesini anlatması. Wikus Van de Merwe’nin küçük bir kazadan ötürü geçirmeye başladığı dönüşüm ve bunu sürekli olarak reddetmesi, kabullenememesi; bir yandan da yavaş yavaş insan biçiminden uzaylı bedenine bürünmesi filmin sonuna kadar bize eşlik etti. Bu dönüşümün bize sunduğu esas olarak iki nokta vardı; birincisi Wikus özelinde, birisinin nefret ettiği, iğrendiği ve aşağıladığı bir kimliğe “fiziken” de olsa dönüşmesi ve bunun en azından belli bir süre (Christopher’un sözüne güveniyoruz ve 3 yıl diyoruz) böyle devam edecek olması, bu kimlikle ve bu kimliği paylaşanlarla yaşamaya alışması gerektiğiydi. Bu kendi başına bile oldukça güçlü bir metafor; çünkü Yahudilerden kıyasıya nefret eden bir insanın, herhangi bir yolla Yahudiye dönüşemeyeceğini bilmemiz, bunun farkında olmamız aslında bu güçlü imgeyi bir kat daha güçlendiriyor. İkinci nokta ise, Wikus’un somut anlamda, fiziken bir insandan (İngilizce karşılığı olarak “a human being”) bir uzaylıya (ingilizce karşılığı olarak alien, ki aynı zamanda yabancı, bizden olmayan anlamına da geliyor) dönüşmesi bir yandan da; soyut anlamda, kişilik olarak yabancı düşmanı, ırkçı, anti-hümanist bir karakterden insani değerlere sahip ve bunları korumaya kollamaya çalışan bir karaktere dönüşmesiyle eşgüdümlü ilerliyor. Buna ister ironi diyelim, isterse başka bir şey ama; uzaylıların yumurtadaki yavrularının tasfiye işlemleri sırasında lav silahları ile “itlaf” edilmesini, patlamış mısırın çıkardığı sese benzeten, bunu bir eğlence kaynağı olarak sunan Wikus’un zaman zaman kesintiye uğruyor gibi görünse de “daha iyi bir insan” olma yolundaki ilerleyişi filmin öykü akışını destekleyen lineer çizgi oluyor.

Filme dair en az bunun kadar uzun bir çok değerlendirme yazısının üretilebileceğinden eminim ama başta da belirttiğim gibi, mevzu District 9 olduğunda, zengin tema çeşitliliğinden seçim yapmak bir zorunluluk oluyor.

En az benim kadar beğenmiş olmanız dileğiyle.

Tanerol



[1] Joburg: Güney Afrika’nın büyük şehirlerinden Johannesburg’un kısaltması olarak kullanılıyor.

[2] Mockumentary: Yeni bir terim olan mockumentary’nin Mariam-Webster sözlüğündeki karşılığı: gerçek olayları anlatmamasına rağmen genellikle hiciv ya da parodi amaçlı olarak, belgesel gibi çekilen yapım.

[4] prawn, İngilizcede karides anlamına gelmektedir.


Filmin IMDb linki

Etiketler: , ,