27 Şubat 2010 Cumartesi

The King Of Comedy (1982)


Merhaba,

Doğrudan bir film yazısıyla başlamak istedik, açılış ya da giriş konuşması yapmadan; daha pratik geldi bize. Ayrıca, daha fazla beklemeden olaya bacadan girelim dedik, üşengeçliğe ya da tembelliğe mahal vermeyelim diye. “The King of Comedy” ile başlamamızın özel bir sebebi yok. Belki kendi adıma biraz zorlama da olsa şöyle bir sebep bulabilirim: Martin Scorsese – Robert De Niro işbirliğinden, daha doğrusu güçbirliğinden doğan eserlerin içinde izlemediğim bir tek bu film kalmıştı. Hernekadar bir çok kez niyetlenmiş olsam da, kısmet bugüneymiş diyip, onu da dün aradan çıkarmış oldum.

1982 yapımı bir kara mizah örneği olan “The King of Comedy”, Martin Scorsese’in başrolünde Robert De Niro’nun bir boksörü canlandırdığı Raging Bull (1980) adlı filminden sonra geliyor. Scorsese, bu filmden sonra Nikos Kazancakis’in Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” olarak çevrilen The Last Temptation of Christ adlı romanını sinemaya uyarlamak istemiş ve Hz. İsa rolünde kafasındaki isim tabii ki Robert De Niro’ymuş. Robert De Niro ise, artık konunun ve rolün yükünün ağırlığı sebebiyle mi, yoksa başka bir sebepten midir bilinmez teklifi geri çeviriyor ve bir komedi filminde yer almak istediğini belirtiyor. (Daha sonra 1988 yılında çekilecek olan filmde, rolü Willem Dafoe üstlenmiştir.)

Hakikaten de the King of Comedy, ikilinin daha önce Mean Streets (1973) ile başlayan ve Taxi Driver (1976), New York New York (1977), Raging Bull ile devam eden filmlerinden bambaşka bir atmosfere ve konuya sahip. De Niro’nun senaryo haklarını kendisi de aslında bir sinema eleştirmeni olan Paul D. Zimmermann’dan aldığı film, ünlü bir komedyen olmayı kafasına koymuş olan Rupert Pupkin’in, kendisine idol olarak aldığı, oldukça başarılı bir komedyen ve talk şov programı sunucusu olan Jerry Langford’u (Jerry Lewis), kendisini keşfetmesi ve “hakettiği yere varması” için yardımcı olması maksadıyla ikna etmeye çalışması ve bundan kesinlikle yılmaması üzerine kurulu. Jerry Langford ve program ekibi tarafından sürekli olarak “nazik bir dille” geri çevirilen Rupert, işi Langford’un malikanesine davetsiz ve izinsiz bir şekilde girmeye kadar vardırdığında, artık Langford’un sabrı taşar, ve ona karşı “dürüst” olur.Bu nedenle Rupert, bu işin güzellikle olmayacağını fark ettiğinde, cebre başvurması gerektiğine karar verir. Bir zamanlar ilişki yaşadığı ve hala arkadaş olduğu Masha (Sandra Bernhard) ise bir Langford fanatiğidir, ki aslında bu fanatiklik haddini aşmış, takıntılı ve sorunlu bir takipçilik, röntgencilik halini almıştır, yılmadan Langford'u takip etmektedir. (Filmin başlarında Pupkin’in tesadüfen mi yoksa planlanmış mı olduğunu bilmediğimiz Langford buluşmasının öncesinde de Langford’un arabasında pusuya yatmış bir şekilde bekleyen ve onu gördüğünde adeta çıldıran Masha’yı görürüz.) Pupkin, Masha’nın işbirliği ve evsahipliği sayesinde Jerry Langford’u kaçırır. Ve program yapımcılarına Langford’un sesinden ulaştırdığı mesaj çok açık ve nettir; o günkü talk şovda açılışı Pupkin yapacaktır, ve sonrasında Langford Masha tarafından serbest bırakılacaktır. Eğer program yapımcıları ve kanal buna yanaşmazsa, Langford’un can güvenliği gibi bir şey söz konusu olmayacaktır. Gerçekten de zor bir ikna sürecinden sonra Pupkin kanala gelir, ve polis tarafından yapılan kısa bir ön sorgu sonrası programın açılışını gerçekleştirir. Pupkin, seyircilere Langford’u kaçırdığını, bu sayede ekrana çıkabildiğini, şimdi kimsenin inanmayacağını ve bunu bir şaka olarak alacağını, ama yarın gerçekleri öğreneceklerini de ekler. Peki neden bir gecelik şöhret uğruna bütün hayatını riske atmıştır? Cevabı yine kendi ağzından öğreniriz: “bir ömür boyunca ahmak olmaktansa, bir gece için kral olmak yeğdir”. Filmin sonunda ise krallığının bir günle sınırlı kalmadığını görürüz; Langford amacına ulaşmıştır, 6 yıl hapis cezasına çarptırılır, ama bunun hepsini yatmaz, çıktığında özlemle beklenen otobiyografisini yayımlar: “Bir Gecelik Kral” (King For a Night) artık üne kavuşmuştur, milyon dolarlık anlaşmalara imza atar, ve şov dünyası yeni bir yıldıza kavuşmuştur.

Tabii ki bu, filmde gösterilenler. Peki gerçekten böyle mi oldu? Şimdi, bu soruyu garip bulanlar olacaktır. Ama filmde, yer yer Pupkin’in hayal kurduğu, daha doğrusu olası gelecek kurguları yaptığını görürüz ve en az onun kadar kendimizi kaptırmış izleriz, çünkü zaman zaman hangi sahnenin gerçek, hangi sahnenin fantezi ürünü olduğunu anlamak güçleşir. Filmin sonuyla ilgili, bu sahne kurgusal anlamda gerçekliği mi yoksa fanteziyi mi yansıtıyor diye sorulduğunda yönetmen Scorsese, Micheal Powell’in “Black Narcissus” isimli filminde işlenen fantezi kavramından oldukça etkilendiğinden, Powell’in fanteziyi de en az gerçeklik kadar gerçekçi kıldığından bahsediyor. Scorsese’e göre Pupkin kendi gerçekliği ve düş dünyasını ayırt edebilme konusunda güçlük çeken bir karakter, ve filmin sonuna dair şu sözleri manidar; “fantezi, gerçeklikten daha gerçekçidir”.

Fimin dramaturjisini özetleyen bu ifadeyi; soyut, felsefi bir totolojiden kurtaran şey ise, öykünün arkaplanına aldığı şov ve televizyon dünyası oluyor. Başarı, ün, yetenek, prestij, estetik ve sanatsal kalite gibi değerlerin hangi standartlarla “ölçüldüğünü” ya da herhangi bir işin, çalışmanın, ya da kişinin hangi kriterlerle değerlendirildiğinin pek de bilinmediği, bunların aslında sezgisel bir biçimde yürüdüğünün iddia edildiği bu “hiper-gerçeklik dünyasının” da aslında kendine has, ve çoğunlukla insan-karşıtı birtakım katı ilke ve prensiplerle ayakta durduğunu görüyoruz. Jerry Langford gibi olağanüstü başarılı bir komedyen ve televizyoncu, sokakta önünü kesen binlerce hayranının varlığı, “insani” anlamda zor durumda kaldığında, hayatı öyle ya da böyle tehlikeye girdiğinde, menajerinin, program yapımcıları ve televizyon sahiplerinin temel derdi; kendisinin nasıl kurtarılacağı değil, programın böyle bir marjinal değişikliği (intro’nun Rupert Pupkin tarafından yapılması) kaldırıp kaldıramayacağı, seyircinin, halkın tepkisinin ne olacağının bilinmezliği, rating ve “prestij” kaygısı oluyor.

Öte yandan, gerçeklik ve düş dünyası arasında bir ayrım yapamayan, 30lu yaşlarının ortasına gelmiş ve halen “bir baltaya sap olamamış” Rupert Pupkin’in şov dünyası için yeni bir yıldız adayı olması, bu dünyanın kredibilitesini gene tartışmaya açıyor. Pupkinin dış dünyayla bağlantısı, Langford ve şov dünyasını dahil etmezsek sadece iki kişidir: eski kız arkadaşı, şimdiki ortağı Masha ve gene bir zamanlar hoşlandığı ve on sene sonra çıkma teklif ettiği Rita. Evde birlikte kaldığı annesinin ise sadece sesini duyarız; Rupert’a sürekli nelerle uğraştığını sorar ve gürültüyü kesmesini ister bağırarak. Annenin bir dış ses olarak kalması, Rupert’in kendisine gelmesini sağlamasa bile gerçekliği hatırlatacak bir dış etkenin varlığını ve bu anlamda Rupert’in aymazlığının ve kafasına koyduğu şeyi yapma konusundaki takıntısının “yalnızlıktan” kaynaklanmadığını, sadece başka bir şeyi umursamadığını görürüz. Kaldı ki, Rupert Pupkin’in şöhret basamaklarına adım atmasını sağlayan şey, sadece marjinal bir işe kalkışmış olması değildir, esprileri, şakaları en az Langford kadar kalitelidir. Her ne kadar bunu kısıtlı bir sürede görmüş olsak da, ikisinin şakalarını da değerlendirip tepki veren, ve bu anlamda ölçüt olan şey kahkaha makinesi, kahkaha efektidir. Bu anlamda, programı canlı olarak ya da ekran başında izleyen seyircilerden önce, hatta onların ötesinde bir “görünmez mekanizma” vardır ki, neye gülünüp gülünmeyeceğini, neye ne kadar gülüneceğini bir tekel gibi tek başına belirler. Bu nedenle, evini kendi amatör stüdyosu olarak değerlendiren Pupkin’in tek eksiği, kahkaha efektine reaksiyon verecek seyircilerin noksanlığıdır. Bu nedendir ki, sürekli Langford’un ve program yapımcılarının kapısını çalmaktadır. Adet olduğu üzere, ve Langford’un ekibindeki kadının verdiği tavsiyede de olduğu gibi, önce bir gece kulübünde ya da küçük bir mekanda çıkmak ve insanları güldürmek Pupkin’e yetmeyecekir. Kendisinin zirveden başlamak için yeterli donanıma sahip olduğuna inanır, fakat bunun yanında altmetin olarak verilen mesaj şudur; seyirciden önce, bahsettiğimiz kahkaha efektinin onayından geçmesi gerektiğinin farkındadır.

The King of Comedy, insanın kendisini bir hayale adaması ve bu uğurda gerçek anlamda bir kural ya da sınır tanımaması ile ilgili bir hikaye olarak okunabilir. Rupert Pupkin, insanların ismini doğru anlama ya da telaffuz etme konusunda bile imtina ettiği Rupert Pupkin, kusursuz, oldukça başarılı bir komedyen midir; allah vergisi bir yeteneğe sahip midir, bilmiyoruz, olsa bile mevcut kurulu düzende bunu değerlendirme ve ölçme tekniklerine sahip değilizdir, ama kesin olan bir şey vardır ki, “komedinin yeni kralıdır”, kraldır çünkü işin nasıl yönetileceğini sezgisel de olsa bilir.

tanerol

Filmin IMDb linki

Etiketler: , , ,

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa