Merhaba,
2009 yapımı bir bilim kurgu olan District 9 hakkında bir yazı yazmayı, izlediğim ilk günden beri planlıyordum, blog’un açılmasıyla birlikte ise artık geciktiremeyeceğimi fark ettim. Türkiye’de vizyona girmesi ve kalkması bir olan filmlerden District 9 da. (ne tesadüftür ki böylesine kaliteli, düşük bütçesine rağmen dünya çapında iyi iş yapan filmler de en az bağımsız filmler kadar ülkemizde salon bulmakta oldukça zorlanıyor.)
District 9, Neill Blomkamp’ın 2005 yapımı ödüllü kısa filmi Alive in Joburg’un Peter Jackson yapımcılığında çekilmiş uzun metraj hali aslında. Film son yıllarda oldukça gözde bir çekim tekniği olan “mockumentary” tarzda. Kelime, belgesel sözcüğünün İngilizce karşılığı documentary kelimesinden türetilmiş. Belgesel türünün çekim tekniklerini; inandırıcılığı artırıp; yanılsama yaratmayı, farklı bir gerçeklik kurgulamayı kolaylaştırma amaçlı kullanan bu yeni tarzın yerinde kullanıldığında, estetik seviyesi oldukça yüksek ve farklı bir seyir keyfi verdiğini söylemek gerekiyor. District 9’da ekstra olarak, bu mockumentary tarzının daha da zengin ve çeşitli bir biçimde sunulduğunu söyleyebiliriz, çünkü dış göz olarak kamera; bazen röportaj muhabirinin kamerası iken, yer yer mekanların güvenlik kameraları, tahliye operasyonunu yürütecek şirketin görüntü kayıtlarını almak için yanında taşıdığı kameramanlar, televizyon kanalları ve onların kameraları ve bazen de dışarıdan kahramanı ve olay akışını izlediğimiz kendi gözlerimiz oluyor. Anlatırken bile bu kadar karmaşık gözüken bu çeşitlilik, kurgusal ve teknik anlamda filmin akışına o kadar güzel yedirilmiş ki, film bittiğinde akan jeneriğe, siyah ekrana bakmaya devam ediyorsunuz (En azından bana, ve sonrasında filmi izlettiğim arkadaşlarıma olan buydu).
Filmin akışından bahsetmek yerine, doğrudan filmin aslında “ne anlattığı” ile ilgileniyor olacağım. Fakat, filmin dramaturjisindeki tema ve altmetin çeşitliliği çekim tekniğinden bile daha yoğun olduğundan, derli toplu bir yazı sunup sunamayacağım konusunda, bu satırları yazarken bile emin değilim. Başlangıç olarak; filmin 1982’de (film 2010 yılında geçtiğinden, 28 yıl olmuş oluyor) dünyaya bir gemi dolusu uzaylı mültecinin gelmiş olması ve sonrasında ikamet etmek üzere yerleştirildikleri District 9 adlı bölgeden belli sebeplerden ötürü (güvenlik, suç oranınından duyulan endişe, yerel halkın rahatsızlığı ve aktive olmuş öfkeleri, vs...Çok tanıdık geliyor değil mi?) District 10 adlı yeni bir toplu yerleşim yerine, daha doğrusu bir toplama kampına tahliye edilmesini planını konu alıyor. District 9 demişken, bölgenin Güney Afrika’da apartheid rejimi devam ederken ve sonrasında da çeşitli toplumsal gruplar (farklı renkten, farklı kabileden, farklı dilden) arasında gerilimlerin yaşandığı gerçek bir kenar mahalle semti olduğunu belirtmek gerekiyor.
Halihazırda, G. Afrika’daki ırk ayrımına dayalı rejim “resmi” olarak ortadan kalksa da, yoksulluğun, sıfırın altındaki hayat standartlarının, farklı etnik kökenli grupların, suç çetelerinin, göçmen Afrikalı unsurların; tabir-i caizse bu kaynayan kazanın içine bir de uzaylı mülteciler düşmüştür; ve anatomik olarak insanı andırmalarına rağmen (iki ayaklı, kollarını kullanabilen ve bir yüze sahip olan canlılar, uzaylılar) vücut dokuları ve dokungaçları itibariyle böceksi canlılara benzediklerinden, aslında onların ismi toplumun her kesimi için “karides”. Bu sesleniş, ötekinden duyulan korku kisvesi altında yabancı düşmanlığı (zenofobi) ve ırkçılığı barındırıyor aslında. Yahudiler için yüzyıllarca yıldır kullanılan, “soyumuzu, ırkımızı zehirleyen pis fareler” deyiminden çok da farklı değil karides lafı. Karides’in küçük bir deniz canlısı olarak kabuksu yapısı, sofraları süslemek dışında bir “yararı” ya da “amacı” olmaması; bunların hepsine referans yapılmış oluyor. Bir süre sonra “dünyalı isimlere” sahip olan uzaylıların sadece karides diye çağrılması, bunun bir sevimlilik ya da takma ad olmadığını, uzaylıların dünyalılar için karidesten öte bir anlam ifade etmeyeceğini, edemeyeceğini de imlemiş oluyor.
Zaman zaman fiziksel saldırıya da dönüşen bu ırkçı sataşmaların, apartheid rejimi döneminde ülke halkının çoğunluğunu oluşturmasına rağmen ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören siyahlar tarafından da yapılıyor olması, uzaylılara olan sıfır tahammülleri ise oldukça manidar. Klasik bir söylemle, daha önce ezilen konumda olanın güce kavuştuğunda ezen pozisyonuna geçtiği şeklinde bir analiz bu noktada çok hatalı olur. Asıl sorun, yukarıda da bahsettiğimiz gibi sosyal, ekonomik, vs.. konumları itibariyle hala “eşit vatandaş” gibi hissedemeyen alt sınıfların içinde bulundukları toplumsal şartları ve bunların tarihsel olarak kuruluşunu, bunun arkasındaki iktidar mekanizmalarını ve teknolojilerini analiz etmemesi, edememesi..Bu nedenle haklı ama yıkıcı öfkelerini, kendisine benzemeyen, tanımak da istemediği “öteki”ye kanalize eden toplumsal gruplar; aslında kendilerinin önceki statülerini karşısındakinde imal edip, bunları yeniden üretmiş oluyor. Değişen şey sadece rejim olduğunda, yüksek siyaset alanında yapılan reform ya da adına ne derseniz diyin iyileştirmelerin sadece “üstyapıda” kaldığında, benzer problemler sadece aktör değiştirerek baki kalmış oluyor.
Mevzu “öteki”ni tanıma konusundaki isteksizlik hatta kayıtsızlık olduğunda, devreye otomatik olarak çalışmaya başlayan şablonlar giriyor. Bizim teknolojimize göre oldukça gelişmiş bir uzay gemisi ile dünyaya inmiş, kendi DNA yapıları ile aktive edilen çok güçlü silahlara sahip olmalarına rağmen (ki onlarla “kedi maması” karşılığında ticaret yapan Nijeryalı çeteler ve üzerlerinde tıbbi deneyler gerçekleştiren “bilimciler” dışında doğrudan iletişime geçen olmuyor. Onların niyeti de bu silahlara sahip olmak ve kullanabilmek tabii ki) bizim kurduğumuz dilde, pasif, uyuşuk, liderlik ve inisiyatif gibi niteliklerini (belli sepeblerden ötürü belki) kaybetmiş, muhtemelen kendi “gezegenlerinden” gene belli sebeplerden ötürü sürgün edilmiş, gelişmiş silahlarını kullanmayan bu canlıların bizim “değerlerimiz”, “felsefemiz”, “hayata bakışımız” anlamında farklı bir yerde durdukları kesin. Gene de biz onları, kendi kelimelerimizle anlamaya değil anlatmaya ya da haykırmaya çalışıyoruz. Belki de esas sorun burada; ülkesindeki etnik grupların bile neyi isteyip istemediğine kendisi karar veren çoğunluktaki diğer toplumsal grubun, bu hakkı kendisinde görmesi nasıl ki bir hoşnutsuzluk ve reaksiyon yaratıyorsa; District 9’da yaşayan uzaylılar da daha iyi bir ikamet yerine gidecekleri aldatmacasını yutmuyorlar. Filmin ortalarında uzaylı kahramanımız Christopher’ın “vatandaşlarına”, ırkdaşlarına bilimsel deney adı altında işkence yapıldığını görüp donakalması ise, işlerin bu kadar kötüye gittiğinin, maruz kaldıkları kapatılma nedeniyle farkında olamamaları.
Filmin bir diğer can alıcı ve vurucu noktalarından biri de, bir dönüşüm hikayesini anlatması. Wikus Van de Merwe’nin küçük bir kazadan ötürü geçirmeye başladığı dönüşüm ve bunu sürekli olarak reddetmesi, kabullenememesi; bir yandan da yavaş yavaş insan biçiminden uzaylı bedenine bürünmesi filmin sonuna kadar bize eşlik etti. Bu dönüşümün bize sunduğu esas olarak iki nokta vardı; birincisi Wikus özelinde, birisinin nefret ettiği, iğrendiği ve aşağıladığı bir kimliğe “fiziken” de olsa dönüşmesi ve bunun en azından belli bir süre (Christopher’un sözüne güveniyoruz ve 3 yıl diyoruz) böyle devam edecek olması, bu kimlikle ve bu kimliği paylaşanlarla yaşamaya alışması gerektiğiydi. Bu kendi başına bile oldukça güçlü bir metafor; çünkü Yahudilerden kıyasıya nefret eden bir insanın, herhangi bir yolla Yahudiye dönüşemeyeceğini bilmemiz, bunun farkında olmamız aslında bu güçlü imgeyi bir kat daha güçlendiriyor. İkinci nokta ise, Wikus’un somut anlamda, fiziken bir insandan (İngilizce karşılığı olarak “a human being”) bir uzaylıya (ingilizce karşılığı olarak alien, ki aynı zamanda yabancı, bizden olmayan anlamına da geliyor) dönüşmesi bir yandan da; soyut anlamda, kişilik olarak yabancı düşmanı, ırkçı, anti-hümanist bir karakterden insani değerlere sahip ve bunları korumaya kollamaya çalışan bir karaktere dönüşmesiyle eşgüdümlü ilerliyor. Buna ister ironi diyelim, isterse başka bir şey ama; uzaylıların yumurtadaki yavrularının tasfiye işlemleri sırasında lav silahları ile “itlaf” edilmesini, patlamış mısırın çıkardığı sese benzeten, bunu bir eğlence kaynağı olarak sunan Wikus’un zaman zaman kesintiye uğruyor gibi görünse de “daha iyi bir insan” olma yolundaki ilerleyişi filmin öykü akışını destekleyen lineer çizgi oluyor.
Filme dair en az bunun kadar uzun bir çok değerlendirme yazısının üretilebileceğinden eminim ama başta da belirttiğim gibi, mevzu District 9 olduğunda, zengin tema çeşitliliğinden seçim yapmak bir zorunluluk oluyor.
En az benim kadar beğenmiş olmanız dileğiyle.
Tanerol
Etiketler: District 9, Neill Blomkamp, prawn
0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa