14 Mart 2010 Pazar

Avatar'a Buradan Bakmak

Gelmiş geçmiş en büyük bütçeli sinema filmi ünvanıyla gelip sinemalarımızın başköşesine kurulan, birçok salonda kapalı gişe oynayan, İMDB’de 8.8 puanla dünyanın en iyi 250 filmi arasında şimdiden 24. sıraya yerleşen Avatar; bir haftadır sürekli gündemimizde. Açıkçası ben de hem bu istatistiklere hem de arkadaşlar arasında dönen tartışmalara karşı daha fazla seyirci kalmayıp, birkaç başarısız girişimden sonra sonunda meşhur Avatar’ımızı izleme şansı buldum.

Filmin değerlendirmesine geçmeden önce kısaca filmin öyküsünden bahsedelim.

Kapitalizm’i simgeleyen bir ordu-şirket, Pandora gezegeninde üs kurmuştur. Amaç; dünya için paha biçilmez bir enerji kaynağını ele geçirmektir. Gezegende ise Na’vi adlı yok olmak üzere olan, kendine özgü dilleri, kültürü olan ve doğayla barışık bir toplum bulunmaktadır.

Bu askeri şirket bu gezegeni incelemek üzere Avatar adıyla bir program geliştirmiştir. Bu program sayesinde insanlar bir makinaya bağlanarak Na’vi görünümleriyle bu halkın arasına bırakılırlar. Böylece diplomatik ilişkileri zorlayarak ve ajanlık yaparak kaynaklara ulaşılmaya çalışılır.

Yarı-felçli savaş gazisi olan kahramanımız Jake Sully de Na’vi halkının arasına yollanan ajanlardan bir tanesidir. Fakat beklenen olmaz, Jake ve birkaç arkadaşı insanların bu halka yaptıkları kıyım karşısında sessiz kalamaz, zamanla değişir ve artık Na’vi’lerle birlikte insanlara karşı savaşmaya başlar.

Öncelikle, filmin öyküsünün birçok klişeyi içinde barındırdığını söyleyebiliriz (Avatar’a bağlanma, dünyanın kaynaklarının tükenmesi ve yeni arayışlar, vs…) fakat klişeleri toptan reddetmek yerine dramatujiye ne ölçüde hizmet ettiklerini tartışmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Film, kolay anlaşılacak metaforlarla bezenmiş Amerikan’ın savaş politikalarını eleştiren savaş karşıtı bir film. Hatta filmdeki şirketi Amerika, Navi’leri Iraklılar, aranan enerji kaynağının da petrol olduğunun seyirci tarafından algılanmaması mümkün değil. Hal böyle olunca karakterlerin ve tarafların nasıl çizildiği önem kazanıyor.

İnsanlar (Kapitalistler): Kendi gezegenindeki kaynakları tüketip iktidar hırsı sebebiyle son teknoloji ürünü silahlarla Pandora gezegenine saldıran bir insan ırkından bahsedebiliyoruz. Bir tarafta diplomasi ve ikna yöntemiyle Na’vi halkını asimile etme politikası izlenmiş fakat bu işlemin zaman alması sebebiyle bu politika yerini ordunun saldırısına bırakmıştır. Şirket sahibi ve ordu komutanı üslup olarak itici bir şekilde yorumlanmıştır ve seyircide böyle bir etki bırakılmak istendiği açıkça görülmektedir. Yönetmen, insanları tamamen savaş yanlısı çizmekten kaçınmıştır. Zaman zaman insanların yerli halka yapılan zulmü görüp ses çıkarmamalarını eleştirmiş bir yandan da kahramanımızın da içinde olduğu bir grubu kendi ırkına karşı başkaldırıyla sonuçlanacak bir yola doğru sokmuştur. Filmin ilerleyen bölümlerinde göreceğiz ki yerli halkla yaşadıkça onları daha iyi tanıyacak olan kahramanımız onlardan daha fazla militanlaşacaktır.

Na’vi’ler (Ezilen Halk): Genellikle ana-akım söylemde, Batı’nın Doğu’ya bakışı direniş yapanlarla halkı ayrıştırmak yönündedir. Yani “iyi” doğulu ve “kötü” doğulu ayrımı yapılır, iyiler silahlı mücadeleyi savunmayan, “barışçıl halk” olarak gösterilirken şiddete karşı eli kolu bağlı oturmak yerine savunma yapanlar ise “terörist” olarak adlandırılmışlardır. Bu filmde böyle bir ayrımdan bahsetmek mümkün değil. Aksine şiddete karşı durma anlamında geniş çaplı bir örgütlenme yaratılarak topyekün bir halk savunmasıdır söz konusu olan. Bu da filmi alternatif kılan bir özellik.

İzlediğimiz birçok doğu-batı çatışmasını işleyen savaş filmlerinde Batı’nın Doğu kültürüne bakışı genellikle oryantalisttir. Giyimleriyle, dilleriyle geri kalmış bir toplum çizilir ve bu topluma tepeden bir bakış hakimdir. Avatar’da ise zaman zaman bu klişeye düşülse de (kıyafetleri kabileleri andırıyor) sonuç itibarı ile bu kültürü aşağılama gibi bir söylemin aksine onu övme hatta yaşam tarzlarına seyirciyi hayran bırakma gibi bir yol izleniyor. Bu noktada filmin oryantalist bir bakış açısıyla yorumlandığını söyleyemeyiz.

Tüm bunların yanında Na’vi halkının en önemli özelliği ise insanlar gibi doğa üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışan bir anlayışın aksine doğa ile barışçıl bir şekilde yaşamayı savunan bir topluluk olması. Bazı sahnelerde mistik öğelerin ön planda olduğunu görsek de bu çabaların barışçıl bir ekolojik düzenin inşası yönünde hizmet etmesi seyirci gözünde mistik olanın doğallaşmasını sağlıyor.

Jack’le Başlayan Savaş:

Kahramanımız, savaş gazisi olan Jack öncelikle Na’vililerin arasına sızan bir köstebekken daha sonra onlara yardım etmeye başlar ve bu durum ordu tarafından anlaşılır. Artık ordunun yapacağı şey Na’vilileri yok etmektir ve büyük bir saldırı gerçekleşir, Jack’in de çabasıyla silahlı direniş başlar. Silahlı direniş tabii ki insanların elindeki son teknoloji silahlara karşı doğanın mücadelesidir. Mutlu sonla biten savaş sonucunda en önemli vurgu noktası ise savaş bittikten sonra silaha artık ihtiyaçlarının olmadığının vurgulanması kendileri için en büyük savaş aleti olan büyük kuşun serbest bırakılmasıdır.

Yönetmenin tercih ettiği dramaturjinin önemli bir eksikliğini de belirtmekte fayda var. Seyirci kendini Jack’in yerine koyup Na’vi lerle o kadar özdeşleşiyor ki savaş içerisinde Jack’in kendi ırkından olan insanları öldürmesi seyirci nezdinde katartik bir etki yaratıyor. Aslında bunun sebebi de yöntemenin Na’vileri çelişkisiz, tamamen ideal bir toplum olarak, Pandora gezegenini de müthiş görselliklerle bezenmiş bir cennet olarak tasvir etmesinden kaynaklanıyor. Bu durumda filmi “dünya için mücadele vermekten bıkmış, çıkışı ütopyalarda arayan bir yönetmenin çırpınışları” şeklinde okumak da mümkün. (Jack’in filmin sonunda insanlığından vazgeçmesi de bu söylemi destekliyor.)

Özetle, film, içerisinde birçok klişeyi barındırsa da, dramaturjisinin nihilist bir yoruma kayma riski olsa da, barış dilini kullanması ve barış karşıtı güçlere karşı vermek istediği mesajları güçlü bir şekilde iletmesi açısından önemli bir yapıt. Üstelik bunu estetik olarak son teknoloji sahnelerle desteklemesi filme ayrı bir güzellik katıyor.

Peki, Amerika’nın Irak savaşına karşı olduğumuzu söyleyen, Avatar’a gidip sinema salonlarını dolduran, çıktıktan sonra da Amerika karşıtı söylemler kuran biz Türkiyeliler, kendimizi birazcık Jack’in yerine koyup, kendi içimizde ötekileştirdiğimiz kültürlerle biraz olsun empati kurma yoluna girecek miyiz? Onların hangi sıkıntılar çektiklerini görüp, onların mücadelelerine destek olacak mıyız? Yoksa bu filmin bizle ne alakası var, Amerika’yı eleştiriyor demekle mi yetineceğiz.

Kısacası artık bize dayatılan iki boyutlu ekranın izleyicisi olmak yerine üç boyutlu gözlüğümüzü takıp yaşananların bizi de etkileyebileceği hissiyatına varacak mıyız?

Eser Dilsöz

Yazı, BGST sitesinden alınmıştır.

http://www.bgst.org/keab/ed20091230.asp

Filmin IMDb linki


0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa